8 Mayıs 2017 Pazartesi

Bırak

Bırak, bırak... Bütün yüklerini şöyle bırak köşeye... Maskelerini de çıkart, sıyır üstünden bir bir... Ünvanlarını da koy yanına... Rollerin var bir de, onlar da girmesin kapıdan içeri...

Beni dinle bak rahat edeceksin, bir bir bırak söylediklerimi, sokma bu kapıdan içeri...

Kırgınlıklarını, küskünlüklerini bırak...

Keşkelerini, dünlerini bırak...

Bak bu dediğim en zoru gelecek... Umutlarını, beklentilerini, yarınlarını da bırak... Erteleme hiçbir şeyi, bugün yapabildiklerini bugün yap... Zamanın ne getireceğini bilemezsin çünkü...

Sımsıkı tuttukların neler? Neye sarılmışsın en çok? Öfken mi? Kaygın mı? Sevgin mi? Onu da bırak... Korktun mu bırakmaktan... Korkularını da bırak...

Çırılçıplak girmeni istiyorum bu kapıdan içeri... Başka türlüsü mümkün değil zaten... Ölüm kapısı bu, çok dar...

5 Mayıs 2017 Cuma

Evlat yetiştirmek

Sosyal medyada zaman zaman gündeme geliyor, "bir kızı olmalı insanın..." ya da "bir oğlu olmalı insanın..." diye başlayan, insanların zihinlerinden geçeni, akıl süzgecinden geçirmeden, kalp gözüne indirmeden yazdıkları yazılar...

Okudum, düşündüm, ben nasıl istiyorum acaba dedim, bakalım yüreğimden ne dökülecek, bırakıyorum...
------

Bir evlat yetiştirmeli insan... Kendi ayaklarının üstünde durabilen... Kendi parasını kazanabilmenin değerini, kazandığı parayı harcamanın keyfini anlayabilen... Emeğe saygı duyan, hakkını arayabilen...

Bir evlat yetiştirmeli insan... Saygı, terbiye kelimelerini unutmadan kendini ezdirmeyen, tepkisini kaybetme korkusu duymadan söyleyebilen... Her tartışmanın, her anlaşmazlığın ayrılık anlamına gelmediğini bilen...

Bir evlat yetiştirmeli insan... Ev işlerinden korkmayan, hayatı sürdürmek için gerekenlere cinsiyet ayrımı koymayan... Yardım etmek kadar yardım istemeyi de bilen... Başkalarının yaptıklarını, davranışlarını değil kendi hayatını sahiplenen...

Bir evlat yetiştirmeli insan... Sıkılmayı da kendini eğlemeyi de bilen... Çalışmak kadar dinlenmeye de önem veren... Ne görev adamı - ne keyf ehli, illa gerekiyorsa ikisinin dengesini kurabilen...

Bir evlat yetiştirmeli insan... "Bana ne" diyeceği zaman ile "sana ne" diyeceği zamanı karıştırmayan... Duygularını bilen,dinleyen, yüreği ile bağını kopartmamış... Düşünmeyi, sorgulamayı, yeniden değerlendirmeyi bilen. Gerektiğinden dediğinden geri adım atmayan, gerektiğinde ikna olmayı bilen...

Bir evlat yetiştirmeli insan... Sevmeyi, sevilmeyi, incinmeyi bilen, hata yapmaktan çekinmeyen, ama hatalarını değerlendirebilen...

Özetle dengeyi öğretmeli insan evladına, durumsallığı, hayatta hiçbir şeyin garanti olmadığını, yine de güvenmeden yaşanamayacağını... Bağımlı değil, bağlı olmanın değerini...

Hızır

Hızır gibi yetişmesini beklerdim, oysa o arkasını dönüp gitmeyi tercih etti... Bütün o mimozaları, gülleri, baharın heyecanını, yazın meyvelerini paylaşmıştık oysa... O benim can yoldaşımdı, öyle sanıyordum... Birlikte bir ömrü yaşayacak, zor yolları el ele aşacaktık...

Ne büyük bir yanılgı, işler yolundayken sevdiği kadar sevildiğini sanıyor insan... Birlikte yürüdüğü kadar daha yol var önünde sanıyor...

Hızır gibi yetişmesini bekliyordum... Onun tek söylediği "kendine iyi bak" oldu oysa... Candan Erçetin söylemişti zamanında "kendime bakarım elbet, sen hiç korkma..." (Saçma - Söz: Mete Özgencil)

Bana senin bakmanı isterdim ben... Boynumdaki kolye, elimdeki leylak olmanı... Erguvanların altında yaşadığımız aşkı, kasımpatılarla taçlandırmanı...

Ne çok hayallere kapılıyor insan... Hayatı aşktan ibaret, aşkı hoş jestlerden ibaret sanıyor... Tomurcukları çiçeğe dönünce sonbaharı unutuyor...

"Gençlik işte" deyip geçemeyeceğim... Ben her bahar biraz genç, ben her bahar biraz deli... Hızır belki başka baharda gelir...


4 Mayıs 2017 Perşembe

Kadeh

Nişantaşı'nda bir apartman, daracık bir girişten antika bir asansörle çıkılan 4. katta... Hani kapı açıldığında köhnelik çarpan evlerden biri... yaşlanmış, içinde yaşayanlarla ve tüm eşyalarıyla birlikte yaşlanmış bir ev... En son ne zaman yeni bir eşya girmiş içine, o bile unutulmuş... O kadar yaşanmamış ki yakın zamanda, danteller kolalanmış haliyle kaskatı duruyor, bir kısmı da tozdan sertleşmiş oysa... Kola mı kaldı artık, cancazım... Eskidenmiş o sakız gibi yıkanmış örtülerin kolalanıp gerdirerek serildiği zamanlar...

Yaşlı, ama sanki hiç yaşanmamış gibi dedim, dedim ama, o büfe ayrı...  Cam büfenin yanına yaklaştınız mı bambaşka bir hayat görüyorsunuz içinde... İncecik kristalden yanar döner renkli likör kadehleri, eskiden belki siyah-beyaz olan ama artık sarı-kahve genç kız fotoğrafları, gülen yüzler, dans eden bedenler... Başlı başına kendi hayatı var o büfenin resmen... Odadaki yıkanmamış ince belli çay bardaklarına inat, ince Çin porselenleri, bir zamanlar özenle parlatılmış ama artık leke leke çatal-bıçak seti, kristal kadehleri ile bambaşka bir zamana işaret eden bir hayat...

İşte geldik gidiyoruz...

13 Nisan 2017 Perşembe

Yeni

Yepyeni kırmızı pabuçlarım var benim, ruhum gibi kırmızı... Heyecanlı, tutkulu, kıvrak... Dans etmeyi seviyor ruhum, pabuçlarım da tam buna uygun... Kırmızı, hayat dolu, canlı, hareketli...

Yok, öyle hanım hanımcık oturup duramam ben... Kıpır kıpır içim... Kırmızı pabuçlarımı giyer atarım kendimi sokağa... Kah bir sincap ile çıkarım ağacın tepesine, kah bir köpekle yarış yaparım sokakta... Ama en çok kuşlarla cıvıldaşırım... Gülüşürüm kedilerle...

Bilir annem, giydirmez bana o beyaz dantelli pembe elbiseleri, çamur içinde dönerim eve... Yine de pabuçlarımı giyer kaçarım evden... Kırmızı benim ruhumda çünkü, ayakkabılarım da yeni... Yepyeni... Kıpkırmızı...

Kızacaksa annem bana döndüğümde, onun da ruhu kırmızı...

12 Nisan 2017 Çarşamba

Saat

Saatim yok, tam olarak bilemem, ama belki de akşam olmuştur... Uzunca bir süre olmuş gibi geliyor bana... Belki de 10 dakika bile olmadı... Zaman kavramımı kaybedeli çok oluyor... Böyle ellerim kucağımda oturuyorum işte bir süredir. Arada uyuyakaldım sanırım biraz da... Pencereler sıkıca örtülü her zaman, güneş dokunuyor çünkü bana... Hasta ediyor beni... İçimden oyunlar uyduruyorum bazen, kafamın içinde resimler çiziyorum mesela... Mor bir kuş çizdim ilk önce, ağzında kocaman bir ağaç vardı, upuzun dalları olan bembeyaz bir ağaç, ağacın üstünde evler vardı minik minik, her biri başka bir renk, perdeleri kapalıydı onların da, kırmızı, yeşil, mavi, rengarenk çiçek çiçek perdeler... Perdelerdeki çiçeklerde arılar vardı, pembe arılar, bal için öz topluyorlardı çiçeklerden, kovanlarına gidip geliyorlardı...Kovanları bir mağaranın içindeydi, buzulların orada... Kutup ayısı şaşkın bakıyordu arıların uçuşlarına... Elinde bir sepet vardı, sepetin içinde de bir kız çocuğu, oturmuş kitap okumaya çalışıyordu, sepet sallandıkça satırları karıştırıyordu ve o nedenle başka başka öyküler çıkıyordu her okumasında kitaptan...

İşte böylece geçti saatler, ama kaç saat oldu annem gideli, bilmiyorum... Belki de gelir birazdan...

11 Nisan 2017 Salı

Veda etmek

Görsel: iizmu.deviantart.com
Hiç kimse bir aşkı 
Onarmaya kalkmasın
Kaybedilmeye değer
En güzel anında
Bitirilmişse eğer

demiş Ahmet Telli şiirinde... Bir veda şiiri... Bu bahar aylarında vedaları çok düşünüyorum. Sanırım biz veda etmeyi bilmiyoruz... Güzel veda etmeyi...

Başlamayı biliyoruz, beklemeyi, sabretmeyi belki, adım adım hedefe gitmeyi, ama veda etmeyi bilmiyoruz...

Düğün dernek evleniyoruz mesela, çocuğumuzu en "iyi" okula başlatıyoruz, yeni işlerimize başlıyoruz çiçek çiçek... Ama veda etmeyi bilmiyoruz işte çoğumuz...

Boşanırken kavga gürültü, kiminde aldatma, kiminde mal davaları...

Okul biterken son günlerde okula uğramaz bile pek çok öğrenci, karneleri zar zor aileleri uğrayıp alır sonunda...

İşyerinde ayrılırken bir gıybet, bir veryansın...

Başladığımız keyifle bitirmeyi bilmiyoruz...

Bunun iki sebebi olabilir diye düşünüyorum, ya zamanında bitiremiyoruz, gereksiz yere onarıp duruyor, yamalıyor, o çatlaklara bakarak bileniyoruz; ya da kıymet bilmiyoruz, güzel günlerimizi sevgiyle anıp mutlu anlara gülümseyerek elimizi sallayamıyoruz geride bıraktıklarımıza...

Güzel veda etmeyi bilmiyoruz... Ne bıraktığımıza değerli hissettiriyoruz kendisini, ne giderken biz ağırlığımızı, hoş sadamızı bırakabiliyoruz ardımızda...

Oysa yıllar sonra geçmişin baştan çıkarıcılığı ile baktığımızda anlayacağız belki de ne kadar mutluymuşuz o sırada...

Yaşlanmalar yok artık hayatımızda, ölümler hastane odalarına taşındı... Sabrımız yok ki yaşamaya, veda etmeye vaktimiz olsun...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...