20 Eylül 2017 Çarşamba

Duvar



Zordur insanın kendi duvarlarını yıkması... Öncelikle farkında olması gerekir o duvarların... Bilmiyorsa eğer, akvaryumun içindeki balık gibi yüzüp durur kendi sınırları içinde...

Gel gör ki, bir defa duvara toslamayagörsün insan... O zaman da hayat o duvardan ibaret olur sanki... Her daim bakar, sırıtır karşısında...

Bazen, bazıları, farkında olmakla birlikte duvarın, nasıl kurtulacaklarını bilemezler... Bir süre sonra yorulur yürekleri, yoklamaktan vazgeçerler... İşte o zaman roller başlar hayatın içinde, sahte hayatlar... Yokmuş gibi yaşarlar o duvarlar, kıyısına kadar gelip değmeden geçmekte ustalaşır insan bir süre sonra... Mutluymuş gibi, özgürmüş gibi, severmiş gibi... Hatta inandırır kendini seçimlerini yaşadığına...

İnadına alışamaz kimi de, bir çare arar durur duvarları yıkmak için, kimi zaman kafasını vurur duvarlara, kimi zaman kenarından yontar. "Rahat mı batıyor sana, beğenmediğin nedir, herkes senin gibi bir hayat yaşamak için çalışıyor, insan şükretmeli" en sık duyduğu sözler olmaya başlar...

Ama zamanla bir ışık sızmaya başlar yıpranan yerlerden, bir ferahlık hissi... Bir umut... Denemeye devam... En azından bir pencere açana kadar...


13 Eylül 2017 Çarşamba

Oyun

Fotoğraf: Utku Mersinli
Yıllarca "hayat bir oyun değil" diye kandırdılar bizi, hep ciddi olmamızı istediler... Oysa hayat dediğin bir oyun, eğlenmek için buradayız... Düşünsenize eğer eğlenmiyorsak ne işimiz var, neden bu kadar sıkı sıkı sarılıyoruz ki hayata?

Çocuktuk bir zamanlar, oynardık, ne çok oyunlar oynardık, ne oynardık, hiç hatırlamıyorum... Ama çok eğlenirdik, onu iyi hatırlıyorum... Akşamın sonuna, gecenin dibine kadar oynardık. Eve çağırırlardı sokaklarda koşarken girmesek diye diretirdik... Pazarlıklar, pazarlıklar...

Dışardan bakan birisi için deli deli koşuyorduk belki de sadece, ama biz ne oynuyorduk kim bilir? Arada düşüyorduk, dizimiz kanıyordu bazen, yaraya şöyle bir bakıp koşmaya devam...

Çadırlar kuruyor, saatlerce evcilik oynuyorduk, sahne yapıyor şarkılar söylüyorduk apartman sahanlıklarında...

Sonra bir saçmalık geldi üstümüze, belki de bir virüs? Oyun oynamayı bıraktık birden... Unuttuk hatta nasıl oyun oynandığını, büyüdük... Artık ciddi olmamız gerekiyordu

"Hayat bir oyun değil çünkü"

Hadi oradan, eğer eğlenmeyeceksek eğer, ne işimiz var bu hayatta?

HATIRLA

5 Eylül 2017 Salı

Yalnız

Fotoğraf: Scala Scaminia - Midilli

Uzaktaydım, yaklaşıyordum adım adım, buraları keşfetmek için geliyordum... Bir anda gördüm seni orada, öylece bekliyordun, kimi? Beni mi?
Gitmek istemiyordun, orada öylece kalmak istiyordun, belliydi bu. Yine de yalnız kalmaktan hoşnut değildin. Temiz ve iyi görünmene rağmen, yıpranmıştın hayattan, belliydi yüzeyde olmasa da içinde taşıdığın yaralar... Yemyeşil çimenler yerine o boz toprakta yatışında bir şeyler vardı bana beni hatırlatan... Uzaktan bakıyordun birbirine meyletmiş ılgın ağaçlarına, kendine benzer bir yan arıyordun onlarda, bulamıyordun belli ki... Nazlı nazlı sallanan dallarına bakıp iç geçirsen de gönlünün kırgınlıkları engel oluyordu burnunu onlardan yana çevirmeye...

Biliyorum, kendimden biliyorum... Kırgınlıklarına sarınıp yine de bir umut bekleyen, hala bekleyen, ama geleni göremeyecek kadar yaralı yüreğimden biliyorum.

26 Ağustos 2017 Cumartesi

AN'da

Çok mu gürültülü sence dışarısı... İçindeki sesi dinle... Belki de içinde duyulmak için çığlıklar atan biri vardır? Çok mu telaşlı etrafındaki insanlar? Kim bilir sen nelere telaş ediyorsun içinde?

"Doğaya dönüş" diyorsun, doğaya dönmek için dışarı çıkmaya gerek yok ki, sen zaten doğanın bir parçasısın... Dışarısı sadece sana seni hatırlatmak için var...

Benim bir ağacım var, taa Kara Orman'da... Millerce uzakta benden... Bir defa sarılmıştık, bir OL'mak niyetiyle sarılmıştık birbirimize, VAROLUŞ'umuzu paylaşmıştık bir AN... O andan itibaren ağacım hep benimle... Çünkü BİR olduğumuzu hissettik biz, bağımızı fark ettik. Artık o hep benimle, ne zaman fark edersem benimle, gözümü kapattığım, yüreğimi açtığım ANda benimle...

Çünkü hayat bir AN ve o da bu AN...

25 Ağustos 2017 Cuma

Pencere

"Yeter ki gün eksilmesin penceremden" der, Necati Cumalı... "Pencere, en iyisi pencere..." der Orhan Veli... Bir ev imgesi varsa aklınızda, bir yuva imgesi yüreğinizde, mutlaka bir pencere imgesi de vardır içinde...

Bir evi yuva yapan nedir? Perdeler mesela, mutlaka perdeleri vardır yüreğimdeki ev imgesinin, şirin çiçekli perdeler ya da renkli, çizgili olanlar... Bir soba, bir ateş mutlaka vardır o evin içinde, sıcak olmalı, aydınlık olmalı yuva...

Bir koltuk, bir pencere... İkisi bir aradaysa üçüncüsü mutlaka kitaptır... Bir arada düşünmeye ne kadar şartlanmışız nesneleri... Ev-pencere; yuva-soba; kitap-kahve...

Oysa bazen bir sıvalı duvar, bir eski koltuk, yüreğime açılan pencere...

24 Ağustos 2017 Perşembe

Kapı

"Bu renk var ya, kalbimin incecik bir teline dokunuyor", dedim fotoğrafı görür görmez... Eflatun bir deniz ile sarmalanmış eski bir taş bina, kadim bilgilere açılan bir kapı sanırım karşımda duran...

Gözlerimi kapadım, tam karşısına geçtim kapının... Biliyorum, bir tokmağı, bir kulbu yok zaten... Yüreğimin telini titreterek açmam gerek kapıyı, yoksa eflatun olmazdı çiçekler...

Derin bir nefes aldım, tuttum, verdim... Dinledim, birinci adım, dinledim, yaprakların hışırtısını, eflatunun içindeki yaşamı duydum, kertenkeleleri, serçeleri, minicik böcekleri, sincapları, bir ağaçkakan vardı sanki yakında, tık-tıklarını duydum...

Derin bir nefes aldım, tuttum, verdim... Kokladım, ikinci adım, kokladım baharın tazeliğini, toprağın nemini, gövdenin odunsu kokusunu, yaprakların miskini kokladım... Sanki bir de tilki ziyaret etmiş yakın zamanda, kürkünün kokusu geldi burnuma...

Derin bir nefes aldım, tuttum, verdim... Tenimde hissettim üçüncü adım, rüzgarın nefesini saçlarımı tarayan, taşların sertliğini, derzlerin gözeneklerini, yılların yıpranmışlığını kapının üstünde, tahtanın oymalarını...

Derin bir nefes aldım, tuttum, verdim... Tadına baktım dördüncü adım, yaprakların tuttuğu sabah çiğinin, rüzgarın taşıdığı deniz tuzunun, hatta kapının üzerindeki reçinenin tadına baktım, ellerimin, dudaklarımın...

Derin bir nefes aldım, tuttum, verdim... Beşinci adımı atladım, görmeme gerek kalmamıştı çünkü... Biliyordum artık... Ben KAPI oldum...

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Tebessüm

Kapına leylaklar bıraktım bugün, dedim ki, belki sabah uyurken burnuna bir koku çarpar, rüyanın bir parçası olur o koku, gülümsersin uykunda, belki beni hatırlatır sana, giriveririm rüyana belli mi olur...

Sanki mutluymuşuz gibi hatırlarsın beni, dudağındaki tebessümden anlar pencerenden süzülen meltem, haber verir bana...

Göremiyorum seni, uzaktan bile bakmamı istemediğini biliyorum... Gördüğün deniz ile, aldığın nefes ile yetiniyorum... Senin kokladığın leylak benim nefesime işliyor...

Yalnız ölmek istediğini biliyorum, o nedenle bir kedi bile almadın yanına, kendi çileni bir tek kendinle çekiyorsun. Saygı duyuyorum, yine de her sabah o mis kokulu çiçekleri bırakıyorum kapına... Dudağında benden bir tebessüm ile veda et istiyorum hayata...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...