Sayıklamalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sayıklamalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2020 Salı

Hayatın özeti

- Nasıl hiç bir şey olmamış gibi devam edebiliyorsunuz?
- Ne oldu ki?

Giden

İntihar ettik ama sonunda, değil mi?
Yaşamayı bırakarak...







Dip not: Adalet Ağaoğlu buralardan ayrılmış... Baki kalan bu kubbede bir ruh üşümesi, bir ince gül, bir de "intihar etmeyeceksek içelim bari" sözü...

19 Haziran 2019 Çarşamba

Sert

Sert dediğin nedir ki?
Tosladığın bir duvardan başka, nedir ki? Toslamaya devam ettiğin müddetçe duvar hep sert midir? Etrafından dolaşmayı deneyen sen nesin o zaman? Yumuşak mı? Liboşsun belki, belki de akıllı... Kimi zaman kurnaz, kimi zaman korkak.
Peki sen korkaksın da duvar ne? Orada öylece durmak bir cesaret göstergesi mi? Akıldan yoksun belki de... Eninde sonunda biri yıkar duvarı... Yıkamaz mı? Bir delik açar, ya da üstünden atlar... Sert olmak büyüklük müdür? Eğilmek daha mı iyi peki?
İşin içine bilinç girmedikçe, duygu girmedikçe ne anlayabiliriz ki o durumdan? Sert gibi görünen çok yumuşak çıkmadı mı geçmişte? Ya da akan su o yumuşacık haliyle kuma çevirmedi mi o koca kayaları?
Bir kum tanesi ne anladı bu durumdan?
Bildi mi suyun annesi, kayanınsa babası olduğunu?

8 Ocak 2019 Salı

Uzak

Görsel: Pinterest
"Ne yapacaksın ki orada?" dedi... Her şeyden uzak, tek başına, dağ başında...
"Pencere" dedim, "bir pencere yeter bana... Başka bir şeye ihtiyacım yok başımı sokacak bir damdan başka bir şeye ihtiyacım yok, bir de gözümün göreceği kadar uzağa açılan bir pencere isterim sadece... "
- Ya ses? Sessizliğin sesini mi dinleyeceksin bütün gün?
- Sen hiç dinledin mi sessizliğin sesini... Muhteşemdir, ama dinlemesi çok zordur, çünkü beynimin içinde bir geveze var benim, hiç susmuyor ki... Gece ve gündüz...
- Yorganı al bari yanına, üşürsün akşam vakti... Bir ölüm soğuğu çöker üstüne... Uzanırsın, için geçer, bir kuş gelir konar pencereye, hafiflersin...
- Gördün mü, demiştim sana... Pencere olmazsa, olmaz işte...
- Sen yine de yorganı unutma...

4 Ocak 2019 Cuma

Başlangıç

Görsel: Matteo Arfanotti
Bilir misin, başlangıçların karanlık bir tarafı vardır. Minik bir ışıktır seni oraya doğru iten, bir umudun ufacık bir mum ışığı... Karanlığı sevemeyen sevemez başlangıçları... Önceleri kapkaranlıktır çünkü her yer... El yordamı ile ilerlersin... Tökezlersin kaç kere, daha sonra çok da aşina olacağın o taşlara takılıp... Çaresi yok, her başlangıç bir bilinmeyen... Adımını attın mı, seveceksin karanlığı, alışacaksın... Yoksa ilerleyemezsin...
Bir adım, bir adım daha, umudun aydınlığına doğru... Başka da bir şey yok elinde... Yalnızsın o karanlıkta... Yola çıktığında ortakların bile olsa yanında, herkes kendi karanlığını içinde taşır... Benzemez biri bir diğerine... Benzese bile anlatılamaz o benzerlik... Çaresi yok alışacaksın... Yeni ayı gördün mü çıkacaksın yola...
Lakin bil ki bir hastalıktır bu, peşini bırakmaz insanın... Dolunaya ulaştın mı, başlarsın özlemeye o karanlıkları... Yeni yol, yeni başlangıç tırmalamaya başlar içine dönen karanlık gözlerini... Çaresi yok, alışacaksın...

24 Ekim 2017 Salı

Bir Yaprak

Bir yaprak aldım elime yerden, bir sonbahar yaprağı, sarı, hatta kahverengine çalıyor biraz, yerde sürükleniyordu oradan oraya, aldım elime, baktım... Bir çınar yaprağı, geçmişten kalan bir yaprak, yenilenme zamanı geldiğinde arkada bırakılmış... Bir zamanlar dolu dolu yaşanmış eski bir aşk hikayesi gibi bir yaprak... Mutlu bir aşk hikayesi, sevgi dolu, güzel anıları olan bir aşk hikayesi... Ancak vakti dolmuş, yaşanmış ve bitmiş...

İşte bu nedenle geride bırakmak gereken bir yaprak bu, onarmaya kalkmanın anlamı olmayan bir aşk hikayesi gibi işte... Yeşile boyayabilir misin yeniden sararmış o yaprağı, ağaca yerine takabilir misin yeniden, sanki hiç sararmamış gibi...
Kabul etmek lazım, bittiyse bitmiştir, geriye dönük yaşanmaz hayat... Oradan aldığımız bir tatlı hüzün ile devam etmek lazım...

İşte böylece bıraktım elimden o kadim sonbahar yaprağını...

24 Kasım 2016 Perşembe

Yardım

Yardım istemekten çekinenlerden misiniz siz de? Hani "kol kırılır yen içinde kalır"larcı mısınız? son ana dek kuyruğu dik tutanlardan mı yoksa? Acından geberse tek kelam etmeyenlerden, kan kussa kızılcık şerbeti içtim diyenlerden misiniz?

Yardım ister misiniz? Başınız sıkışmasa da, sadece bir ele ihtiyacınız olduğu için, sadece iki elle daha rahat olacağı için yardım isteyebilir misiniz?

Yardım isteyince küçüleceğinizi, yumuşayacağınızı mı zannediyorsunuz, yoksa birine gebe kalmaktan mı korkuyorsunuz? Hayır denemeyecek kadar değerli olduğunuzdan külfet altına mı sokacağınızı sanıyorsunuz etrafınızdakileri?

Dostlarınız mı yok yoksa? Güvenmiyor musunuz çevrenizdekilere? "Bizi bizden çare var" diyebileceğiniz kimseniz yok mu?

Yardım istemekten çekinenlerden misiniz? Utanır mısınız zayıf görünmekten? Aciz mi sanarlar sizi yardım istediğinizde? Ne olur?

12 Kasım 2016 Cumartesi

Sakin

"Sakin ol" demediler bana hiç... Hep sakindim çünkü... Mantıklı, sakin, soğuk kanlı... Bir anda parlamaz, her konuda planlı programlı... Ben küçükken bana sorulan "büyüyünce ne olacaksın?" sorusuna asla cevap vermedim mesela... Hiçbir zaman, gelin, itfaiyeci, dondurmacı, doktor olmak istemedim... Pek öyle hayalim falan da olmadı... Hayal kurmayı bilmem ben pek... Sadece plan yaparım. Bir şeyi elde edemeyeceğimi düşünüyorsam, elde etsem ne yapardım diye düşünmem... Asla piyango bileti almam mesela...

Böyleyim ben... Kupkuru, planlı, sakin... Coşkusuz, hayalsiz, sessiz...

"Oysa ne hayaller kurmuştuk..." tarzı cümlelerim olmadı hiç... Hayalperest olmadım, gerçekçi olmakla övündüm... İnsan olmak yerine robot olmaya öykündüm... Duygularımı öldürdüm... Adım adım kendim de öldüm, belki de ölü doğmuştum, kim bilir? Belki de bir mantık evliliğinin olmayan çocuğuyum...

Sakin, kuru, coşkusuz...

8 Kasım 2016 Salı

Telefon

Bazen diyorum ki, hiç telefon taşımasam yanımda... Eskisi gibi hani... Telefon o kadar nadir çalsa ki, üstüne dantel örtü örtülse salonda, baş köşede... Sözleşsek seninle, Taksim - Sütiş'in önünde, okul çıkışı, saat 3'te gelsen sen, biraz geciksem mesela ben... Merak etsen, saatine baksan beklerken... Kafanda hesap etsen:

- 2'de çıktı okuldan, Beşiktaş'a kadar yürüdü, 15 dakika, 10 dakika da dolmuş beklese, eh, dolmuş da 15 dakika, yok yok, trafik vardır bu saatte, 20 dakika diyelim...
- Gecikti, unuttu mu yoksa?
- Belki bir arkadaşı ile yürümüşlerdir Beşiktaş'a, sallanmışlardır biraz, gelir şimdi...
- Başına bir şey gelmiş olmasın...

O sırada insem dolmuştan... Yüzündeki o endişeyi görsem, sonra gülümsemeyi beni görünce... El sallasam sana, karşıya geçmek için beklerken... Birazdan sarılacağımı bilerek... O mis gibi kokunu içime çekerek, yanağından öpeceğimi bilerek el sallasam...

Diyorum ki, hiç telefonum olmasa, sadece AŞK olsa...

24 Haziran 2016 Cuma

İçimdeki Atuan

Görsel: Deviantart - Ethem Onur Bilgiç
İçimde kocaman bir karanlık var bugünlerde... Neye başlasam yarım kalıyor, neyi çözsem yeni sorunlar yaratıyor... Dert bir tane değil ki, düğümleri çöz çöz bitmiyor... Sıkılıyorum, bunalıyorum, kaçmak istiyorum... Yok olmak istiyorum bir yandan da... Gitsem diyorum, biliyorum ki "bu kent peşini bırakmaz senin" misali, tüm çözümsüzler peşimden gelecek... Bir labirent içinde, dolanıp duruyorum o karanlıklarda... Kaybolmayayım diye belime bağladığım ip dolandı iyice her yanıma, mumyaya döndüm... Labirentin mumyası, kördüğümlerle bezeli mezarlarında kaybolmuş, artık var olmayan hazinelerini koruyor.

Bir de isimsizler var... Adlandıramadıklarım... Kocaman bir yumruk gibi bekliyor boğazımda... Adını bir koyabilsem, fırlayıp çıkacak belki dilimden, ağır bir yükten kurtaracak bizi... Bilemiyorum... Bütün o sıkıntıların, boğulmaların, patlayamamaların bir ismi var mı acaba? Varsa, bulsam, nasıl bir patlama yaratır, kestiremiyorum...

Bir de yutulmuşlar var tabii... Boğaz dokuz boğum dediklerinden... Sustuklarım, beklediklerim, anlamsız dediklerim... Dilimin ucundan döndürdüklerim... Kocaman bir batık gemi gibi onlar da savrulup duruyor içimin denizlerinde... Yutulmuşlar bir defa... Tam yerinde taşı gediğine koyamadıklarım, son anda vazgeçtiklerim... Sevip de kıyamadıklarım... Gözümün bebeğinde sakladıklarım...

İşte bunlar benim kocaman karanlıklarım... İçimdeki Atuan'ım... Bir de ben, karanlıkların rahibesi, isimsizleri tarafından yutulmuş OL-AN-IM...

5 Mayıs 2016 Perşembe

Yağmur

Yine başladı yağmur... Evde yalnızdı yine... Sobanın başına ilişti, saçlarını taramaya başladı... Yağmur altında yürüdüğünü, ıslandığını hayal etti... Islak saçlarını düşündü, elleri ile taradığını, saçından sızan damlaların sırtına damladığını hissetti, ürperdi sırtı... Sobanın üstündeki çaydanlıktan sürekli bir kaynama tıslaması geliyordu... Elleri dizinde öylece oturdu biraz da... Sobanın üzerine benzin atmak isterdi şu anda... Kızgın demirin sıcaklığı ile bir anda alev almasını seyretmek isterdi sobanın... İlk önce üstüne astığı çamaşırlar tutuşsun isterdi... Sonra kilimler... Yavaş yavaş değil bir anda yansın hepsi, perdelere sıçrasın sonra, koltuklara...

Sonra saçlarını taramaya devam etti, kaldığı yerden... Yağmurda ıslandığını hayal ederek...

2 Eylül 2015 Çarşamba

ÖLÜMÜNE SEVMEK


Yaşlanıyorum, ölümüne yaşlanıyorum hem de… Doğduğumdan beri, gün be gün… Ölümcül bir hastalığım var, yaşamak… Bir cenaze gördüm mü “darısı başıma” diyorum, uzun bir yolculuk benimki zira… Kimisi şanslıdır, kısa ve öz yaşar… Kiminin ölümü daha çabuk gelir… Kimi de çok hızlı alır da yolun başını bir yerde takılıverir, sanki unutmuşçasına nasıl ölüneceğini…
Sahi nasıl ölünür ki? Hiçbir fikrim yok… Ama istisnasız herkes becerebildiğine göre çok zor olmasa gerek… Düşünsenize nasıl ölüneceğini öğrenmek için bir kursa falan gitmek gerekseydi, nice olurdu halimiz?
Demek ki hatırlamam lazım sadece, bir an önce hatırlamam… Ölümüne hatırlamam lazım….
21 Ağustos 2014

SAHTELİKLER PEŞİNDE

Screeen Shot of Frances Conroy

Hadi hadi, itiraf et, kaynanası ölen o deli kadına “gözün aydın, darısı başıma” dememek için zor tuttun kendini… Az kaçık değilsin sen de… Bilmiyorum sanki her gün cami avlusunda cenazeleri beklediğini… “Bugün kim öldü acaba?” diyor içindeki şeytan… Karşı koyamıyorsun, değil mi?
Kimse tanımıyor hala seni, ama bunun sebebi başındaki, o artık yağdan parlayan siyah tülbent ya da gözündeki kalın siyah camlı gözlüğün değil…. Kimse umursamıyor çünkü, ne seni, ne de ölüleri… Onlar kendileri için oradalar, kendi dertlerine yanıyor, kendi çektiklerine ah-vah ediyorlar… Kimisinin kahkahaları belli oluyor kederli gözlerinde… Sen de onları arıyorsun zaten özellikle… “Başın sağ olsun” deyip sarılırken Xanax’lı mutluluğun maskesi altındaki şirret kahkahaları çekiyorsun ciğerlerine… Hepsine tek tek sarılıyorsun, değil mi?
Kaçırdın sen iyice keçileri kızım… Acıdan beslendiğini söylüyor komşular, ama bilirim ben seni, acı değil aradığın cenazelerde… Yalandan, riyadan besleniyorsun… Kendini yalnız hissetmemek için gidiyorsun ölü evine… Hele biri kapanıp da mevtanın üzerine “nasıl bırakıp gidersin beni” dedi mi, değme keyfine… Tam aradığın sahne… Biliyorsun ki en fazla 1 hafta sürecek o rol… Ardından “hayat devam ediyor” bahanesi konacak sahneye…
Yalın mı o çalan arka fonda… “Sahte… sahte… Her şey sahte… Kalp yenik, akıl kanmıyor, sözler sahte…” Bu işte…. Her gün ava çıktığın bu işte…


21 Ağustos 2014

1 Eylül 2015 Salı

HARCAMALAR VE TÜKETMELER ÜZERİNE

Fotoğraf: Sofia Higgins

Günlerim günlerim ardına öylece geçiyordu… Yoktum sanki… Ama aynı zamanda varlığımı en ağır hali ile hissediyordum… Zaman hiç de öyle su gibi akıp geçmiyordu da, yine de her saniyenin farkında olmak için çok doluydu zihnim hiçlikle. O kadar boştu ki vaktim, hiçbir şey yapmaya zaman yetişmiyordu…
Bir kitap okusam, bir film seyretsem, bir şarkı söylesem… Belki bir anlamı olurdu, ama o kadar tükenmiştim ki tüketmelerle hiçbiri kalmamıştı artık yanımda.
Yaşamak bu olmasa gerek, ama nedir o zaman yaşamak? Bir görev benimseyip onu tüketmek midir yıllarca ve yıllarca. Bir rol biçip kendine onu oynamak mıdır yani?
Hayat baş rolünü kendimizin oynadığı bir tiyatro oyunuymuş. PEH Oynamamayı seçince ölmüyorsun ki… Hatta ölmeyi seçsen oynamış olacaksın. Yaşamayı seçsen? En iyisi yok olmadan var olmak… MI?
3 Haziran 2014

UZLAŞMA

Uzlaşma – Serkan Çetin

Yapılan her şeyin bir anlamı olduğunu düşünen sizler ve hiçbir şeyin anlamı olmadığını düşünen bizler… Artık uzlaşma vakti gelmedi mi?

10 Haziran 2014

28 Ağustos 2015 Cuma

HÜZNE BAKAR BENİM BİR YANIM

Güzel bir fotoğraf gördüğümde,
güneş ışığında,
yazın müjdecisi gelinciklerde…
Kurutulmuş güllerin tomurcuklarında…
Umudun ertesinde…
Hep hüzün görüyorum
Nedendir bilemem
Hüzne bakıyor işte bir yanım
Hâlâ… Hep…
2 Mayıs 2014

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...