farkındalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
farkındalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mayıs 2021 Çarşamba

Kartal Tüyü

Bu masal, Sıla Masal Okulu ve Kadim Lisan'ın birlikte verdiği 10 gün süren Şifalı Masallar Atölyesi'nin sonunda yazıldı. Teşekkürler...

Totemler: Kalp, küpeler, anahtar, kaplumbağa

Hatırlatıcılar:

-          Günün kartı: Ruh kendi zevki için dünya üzerindedir.

-          Sakinlik, Güneş doğarken balkonda oturmak

-          Sokaktaki kır çiçeklerinin kokusu

-          Kartal – şefkat  “SERBESTSİN”

Omurgandaki tüm ağrılar kireçlenmiş sorumluluklar. Taşıma, SERBESTSİN.

 

KARTAL TÜYÜ

Bir zamanlar, çok eski bir köyde, çok eski, yıpranmış bir taş evde, çok yaşlı, iki büklüm bir nine torunu ile birlikte yaşarmış. Bu torun, çok tatlı, çıtı pıtı, mavi gözlü, beyaz tenli, elma yanaklı, kuzguni saçlı bir kız çocuğuymuş.

Bu tatlı kız, her sabah güneş doğarken kalkar, evin verandasındaki salıncakta oturur sessizliği dinlermiş. Güneşin doğuşu ile evin önündeki çimenlikteki kır çiçeklerinin kokusunu içine çeker, uyanan kuşların cıvıltısını dinlermiş. Ancak ne yazık ki, bu küçük kız her zaman çok hüzünlüymüş, hiç yüzü gülmez, hiçbir zaman etrafındaki bu güzelliklerin hazzını içinde hissedemezmiş. Ninesi de kızın bu halini pencereden seyreder, hep dertlenirmiş.

Günlerden bir gün, ninesi kızı yanına çağırmış, elinde ufak bir kutu varmış, çok güzel oymaları olan, çok çok eski tahtadan bir kutuymuş bu. Kız kutuyu açmış, içinde kalp şeklinde bir kolye, yeşim taşından bir çift küpe, tahtadan oyma bir kaplumbağa ve bir de eskimiş, paslanmaya yüz tutmuş anahtar varmış.

Nine kıza, “Seni uzun süredir her sabah pencereden izliyorum. Gözlerindeki hüznü görüyorum. Annenle baban öldüğünde seni bana emanet ettiler, ama bir yanın onların gidişiyle kilitli kaldı. Bu nedenle hiçbir şeyden haz alamıyorsun, oysa ruhumuz kendi zevki için dünya üzerindedir. Artık yeterince büyüdün. Bu kutuyu al ve yarın sabah yola çık. Kaplumbağa yol boyunca seni koruyacak, anahtar da yolunu açacak. Ne zaman ki aradığını bulduğunu anlarsan, babanın sevgisi için kalp kolyeyi, annenin bilgeliği için yeşim küpeleri tak ve bana geri dön.” demiş.

Ve böylece ertesi sabah gün doğarken küçük kız yanına taşıyabileceği kadar su ve yiyecek alıp yollara düşmüş. İçinde daha önce hiç gitmediği bu yola karşı bir ürkeklik, bir korku varmış. O nedenle ormana girmekten çekinmiş, dağa doğru patikadan yürümeye karar vermiş. Yolda yürürken bir yandan da evini düşünüyormuş. Evindeki yatağını, ninesinin yemeklerini, evin önündeki salıncağı, kır çiçeklerini, kuşların cıvıltısını düşünüyormuş. Böylece yürümüş, yürümüş, yürümüş... Artık iyice yorulup bir adım daha atamayacak hale geldiğinde etrafına şöyle alıcı gözü ile bir bakınmış. Patikanın ilerisinde, dağın uçurum yamacında bir tek ağaç görmüş. Bu ağaç gözüne çok yalnız görünmüş,  o kadar yalnızmış ki o ağaç, ona ninesini hatırlatmış. “Şimdi ninem de çok yalnız hissediyordur bensiz” diye düşünmüş ve o nedenle gidip sırtını ağaca yaslayarak dibine oturmuş. Kutudan kaplumbağayı çıkartıp avcunun içine almış: “Ninemin kaplumbağası, ben çok yoruldum. Burada, bu yalnız ağacın gölgesinde biraz kestireyim, sen de beni koru” demiş, demiş ve uykuya dalıvermiş.

Rüyasında dağın zirvesine vardığını görmüş. Tam zirvede kocaman bir kartal yuvası varmış. Yuvanın etrafını şöyle bir dolaşayım demiş. Yuva o kadar büyükmüş ki etrafını dolanırken saatler geçmiş, güneş batmaya yüz tutmuş. Hava iyice kararmış. Küçük kız bir de ne görsün, kartal tam karşısına konmuş ona bakıyor.

Küçük kız, kartalı görünce çok korkmuş, çünkü kartalın bakışları çok sert, gagası çok sivriymiş. Kartal da gözlerini dikmiş kızı inceliyormuş.

Sonunda kartal konuşmuş: “Sen kimsin ve yuvamda ne arıyorsun?” demiş. Küçük kızın korkudan dizlerinin bağı çözülmüş, oracığa çöküvermiş. Ne diyeceğini bilememiş. Başlamış hüngür hüngür ağlamaya.

Ve sonra, kartal yavaşça kıza yaklaşmış, kocaman kanatlarını açmış ve kızı kanatlarının arasına almış.

Ve kız hatırlamış...

Annesinin ve babasının şefkatini, sevgisini, ona nasıl sarıldıklarını hatırlamış. Ağlamış, ağlamış, ağlamış... Kız ağladıkça elindeki tahta kutu yeşillenmiş... Kız birden kutudaki anahtarı hatırlamış. Onu çıkartıp kartala göstermiş. Kartal da “artık anahtara ihtiyacın kalmadı, çünkü sen hatırladın. Kalbinin kilidini gözyaşların açtı.” demiş. “Artık SERBESTsin.”

Bu sözleri kalbinde hisseden kız o kadar hafiflemiş ki birden uyanıvermiş. Elindeki kaplumbağaya bakmış ve gülümsemiş. Kuş gibi hafif hissediyormuş kendini... Ayağa kalkmış, sırtını dayadığı ağaca bakmış, teşekkür etmiş ona gölgesini paylaştığı için. Sarılmış ağaca sıkıca, “artık yalnız değilsin” demiş “benim bir yanım hep seninle olacak, sen de hep benimle. Tıpkı ninemin sevgisinin benimle olduğu gibi ve benim de hep onunla.”

“Evet,” demiş ağaç da ona “benden ninene bir mesaj götür. De ki ona, artık o da SERBEST, sırtındaki tüm ağrılar kireçlenmiş sorumluluklar, artık taşımasına gerek olmayan sorumlulukları bırakabilir” ve rüzgar da tekrarlamış: “Taşıma, serbestsin.”

Ve böylece kız kolye ve küpelerini takmış. Çiçekleri koklayarak kuşlarla konuşarak, güle oynaya, şarkılarla evine dönmüş. Ninesini dimdik, gülümseyerek onu beklerken bulmuş. Koşarak ona sarılmış.

O günden sonra sabahları güneş doğarken verandadaki salıncakta ikisi birlikte oturmuş ve doğanın keyfini birlike çıkartmışlar.

20 Eylül 2020 Pazar

48'e güzelleme


Yıllar geçer. Yıllar... Akıp geçer...

Acılar olur, mutluluklar...
Hüzünler olur...
Neşeli günler, dertli olanları takip eder...
Bazen,
bazen en dipte bulursun kendini...
Bazen bulutların üzerinde, keyfin yerinde...
Seversin, çok seversin, için acır...
Çok yanar bazen için kayıpların olur yolda...
Yolculuktur aslolan...
Devam etmek dansa...
Sustuklarını duyanlar olur, gülümsersin sessizce...
Bağırdıklarını duymazdan gelirler bazen, gözlerini kaçırırsın...
Ama devam edersin dansa...
Danstır aslolan çünkü...
Devam etmek yolculuğa...
Yıllar geçer, yıllar... Akıp geçer...
Dans etmeyi öğrenebildiysen eğer,
Teşekkür eder devam edersin yola...
Bilirsin, herkes kendi yuvaya dönüş yolunu kendi bulur...
Herkes yürür...
Sadece,
dans etmeyi hatırlayanlar bir başka yürür...
Hoş gelmiş hayatla dansımın 49. pirueti...
Haydi bakalım, bir tur daha...
İyi ki...





20 Haziran 2019 Perşembe

ilk yazı

Kendimi kötü algılardan uzak tuttuğum kadar iyi olanlardan da uzak tutmaya gayret ediyorum. Gördüğümü olduğu gibi gözlemleyip yargılamadan bırakmaya çalışıyorum. "Burada insanlar çok sigara içiyor, eyvah yandım" ne kadar uzak durmam gereken bir panik ifadesiyse, "yaya geçidine adımını attığın an araba zınk diye duruyor, abi" de o kadar uzak durmam gereken bir rahatlama... Bunların hiç biri göçmekle doğru ya da yanlış yaptığımı kanıtlamaz. Bunu sadece zaman gösterebilir ve benim uyum sağlama kabiliyetim, ki en başından beri buna güveniyorum.

Pazar gittik mesela dün... Tanıdığımız sebzeler yanında tanımadıklarımıza da baktık. Sarı taze fasülye var örneğin... Azıcık aldım bugün marketten, haşladım biraz, tıpkı ufak bir bebeği yemek yemeye alıştırır gibi... Dokusuna baktım seçerken, bildiğim kurallara uydurmaya çalıştım... Sonra haşladım, tadına baktım, bildiğim tatlardan ne kadar farklı diye...

Böyle böyle geçiyor işte günlerim... Sadece sebzeleri değil, insanları da haşlamaya çalışıyorum, benimle aynı kapta haşlanabiliyorlar mı acaba diye merak ediyorum. Dış görünüşler çok farklı değil gibi, onların da iki eli, ayakları, kafaları falan var mesela... Renkleri yeşil veya sarı olsa da tatları nasıl, belirleyici olacak olan o? 

17 Mart 2018 Cumartesi

Yırtıcı

Huzur içinde ormanın sesini dinliyorum... Suyun şırıltısını, yaprakların kıpırtısını,bir ağaçkakan tıkırdatıyor bir ağaç gövdesini... Güneş süzülüyor taaa tepeden, seyrek yaprakların arasından... Bir karaltı geçiyor sonra, sanki daha bir sessizleşiyor orman... Karanlık bir kuş uçuyor tepeden, iri sanki biraz, sanki biraz tekinsiz... Bir anda tetikte hissediyorum kendimi... Sanki biraz sonra bir şeyler olacak... Denge bozulmuş gibi bir anda, belli yakında bir şey olacak... Büyük bir şey olmayabilir, ama belli ki herkes teyakkuzda benimle birlikte... Bütün evren bekliyor, denge eğrildi biraz, büküldü... Terazinin bir kefesi ağırlaştı... Bekliyoruz nefesimizi tuttuk... Gerilimi hissedebiliyorum toprakta bile, enerji yükseldi, sanki birazdan bir yıldırım düşecek gibi... Birazdan bir şey olacak ve evrende denge yeniden sağlanacak...

Ne kadar yırtıcı olsa da denge bu...

22 Şubat 2018 Perşembe

Dokuyan

Görsel: Pinterest
Kitap kulübümüz ile Ursula K. LeGuin'in kitaplarını okuduğumuz bir atölye yapıyoruz bir yılı aşkın bir süredir. Son birkaç aydır Hep Yuvaya Dönmek isimli kitabını okuyorduk, biraz ağır bir kitap, ben açıkçası bir Ursula hayranı olarak daha önce bitirememiştim kitabı, kulüp baskısı iyi geldi, zira kitap önemli bir kitap, LeGuin'in kendi kitapları içinde ilk sıralara koyduğu, derin anlamlar taşıyan bir kitap, tek başıma muhtemelen çok zorlanırdım okumak için...

Her neyse, kitabın içindeki halk 3 isim değiştiriyor. İnsanlar doğduklarında bir isim veriliyor onlara, çoğunlukla doğadan gelen bir isim, bir kuş ya da bir ağaç ismi gibi... Daha sonra ömürlerinin ortasında başka bir isim seçiyorlar kendilerine, yaşamlarının o evresinde oldukları ya da olmak istedikleri ile ilgili bir sıfat ya da yine doğadan bir isim olabiliyor bu... Son olarak ömürlerinin sonuna geldiklerinde yine o evreyi de açıklayan başka bir isimleri oluyor...

Bu isimlendirme olayı kitabı konuşurken çok etkiledi bizi, uzun uzun konuştuk, sonunda sevgili Sıla da sordu tabii soruyu: "Kendinize hayatınızın bu noktasında bir isim verseydiniz bu ne olurdu?"

Çok düşünmem gerekmedi, hayatımın bu noktasında kendime seçtiğim isim DOKUYAN...

Beni tanıyanlar arasında bunu duyunca sebebinin çok örgü örmem olduğunu düşünenler olacaktır. Aslında haklılar, ancak bu çok örme konusunun yaşamın bu evresinde içinden geçtiğim sürecin nedeni değil sonucu olduğunu biliyorum ben... Aslında bu aralar içimde sürekli dokuyan bir örümcek anne var... Sabırla işliyor ağını, dokuyor, bekliyor bu arada, hayaller kuruyor, bir yandan dışardan üretirken bir yandan içinde üretiyor... Bekliyor, beklerken boş durmuyor, duramıyor da zaten...

İşimde de bunu hissediyorum, evimde de... Her bir ilişkiyi, her bir çocuğu emek emek dokuyorum sanki, sonucunu göremeden yapıyorum bunu, sadece içimden öyle geldiği için, içgüdülerime güvenerek. Örmek de bunun bir sonucu, duramıyorum, ellerim de duramıyor, sürekli hareket etmesi, üretmesi gerek... Eller bunun için var sanki...

Bundan 6 sene önce başka bir isim vermiştim kendime... O isim sanırım artık ömrünü tamamladı... Yeni bir ismim var artık... İsmim bana yön göstersin...

12 Şubat 2018 Pazartesi

İkiz

"İkizlere takke" diye bağırıyor pazarcı tezgahın üzerine çıkmış... Böyle intim şeylerden konuşmaya alışık değil adam, ama şakaya vurdu mu her şeyi konuşabilir. Sütyen diyemez ama ikizlere takke der rahat rahat... Gülerek anlatırsa anlatır da ciddi ciddi diyemez, utanır...

Sever aslında açık saçık konuşmayı, ama yakıştıramaz kendine, "efendi" kimliğine, küfür eder yeri geldiğinde ama laf arasında değil, çok kızdığında, gözü döndüğünde...

Bu nedenle her şeyi ekstremde yaşaması gerekir, duygularını ifade edemez yeri geldiğinde, o nedenle rakı sofrasında dünyayı kurtarır...

Böyledir işte, en son doğduğunda ağladı zaten... Bir de gece rüyasında... O zaman da ne diyeceğini bilemedi karısına, "annemi ölmüş gördüm" dedi, ne desin... "Patron bağırdı dün" diyecek hali yok ya...

Böyle işte... "İkizlere takke" deyince gülümsedi kendi kendine... Allah'tan gülmek yasak değil...

11 Aralık 2017 Pazartesi

Bir adım at

Bir adım at, kalk bir adım at... Kapıyı aç, dışarı çık, güneşi ara... Bir adım at, bir nefes al, yaşadığını fark et... Canlı olmakla kalma, tazelen, taze kal... Ciğerlerine çektiğinin yaşam olduğunu fark et... Seninle birlikte nefes alan tüm o canlıları düşün, hayvanları, ağaçları...

Bir adım at, etrafına bak, etrafındaki sesleri duy, doğanın müziğini, bir ağacı okşa, bir çiçeğe merhaba de...

İşte o zaman göreceksin kelebekleri, güneş ışığı dansını yaparken, hissedeceksin varlıklarını ve sevineceksin...

İçin neşe ile dolarken sevgiyi hissedeceksin, o müthiş yüce gücü, teninde dolanan yaprakların hışırtısı mı, rüzgarın kıpırtısı mı? Bir kuş mu öttü az ötede?

Bir adım daha at...

Canlı olmak yetmez, tazeleneceksin...

28 Kasım 2017 Salı

Kutunun Dışında

Yürüdüm bir süre ellerim ceplerimde
Bir duvarın önüne geldim
Duvar boyunca yürüdüm sonra
Bir açıklık aradım
Baktım durdum, bir kapı, bir yarık, bir çatlak aradım duvarda...

Sapasağlam bir duvardı, hiç geçit yoktu diğer tarafa.
Duvarın dibine çöktüm yorulunca
Toprağı elledim, çimeni kokladım, içim geçmiş...

O zaman gördüm duvarın arkasını
Bir ufuk, bir deniz, bir yelkenli, biraz bulut, biraz güneş...

Duvar mı? Üstüne tırmandım...

24 Ekim 2017 Salı

Görece

Görsel: Bi'kutu Mutluluk
Sabah uyandım ve yağmuru gördüm, o harika dolgun damlaların düşüşüne tanık oldum, mis gibi toprak kokusunu çektim içime... Balkondaki saksılarıma baktım, hepsinin mutluluğunu hissettim derinden, suyla yıkanmanın, suya doymanın müteşekkir halini...

Sonra durdum, oğlumu düşündüm... Birazdan evden çıkıp o yağmurda ıslanacak, otobüse yürüyecek, ıslak ayakları ile derste üşüyecek olan oğlumu... Tabii ki onun gibi ıslanacak, başına bir dam bulamayan pek çok insanı...

Çiftçileri düşündüm, bir kısmı hasattan önce yağmur için dua eden, bir kısmı ürünü bozulmasın diye yağmur yağmadan hasat etmeye çalışan çeşit çeşit çiftçiyi...

Hayat baktığın yerdedir... Ne kadar farklı yerden bakabiliyorsan o kadar geniş bir hayat yaşıyorsun... İster mutfaktan yükselen kek kokusu ile pencere kenarında kitabını oku, istersen yağmur altında zeytin toplamaya çalış... Hayat baktığın yerdedir.

16 Ekim 2017 Pazartesi

Belki...


Kapı, kapı, kapı...

Baktığım her yerde kapı görüyorum... Yepyeni maceralara hazırım sanırım, ama kapıya gidemeyecek kadar tembelim... Evren bana sürekli kapıyı gösteriyor...

Git kapıyı aç...
- Açmam, açamam...
Neden?
- Yerimden kalkmaya üşeniyorum...
Kapıyı açmazsan senin için hazırlanan sürprizleri bilemezsin ki... Hiç merak etmiyor musun?
- Bilmem, belki...

Belki, evet, belki...

Bir son söz olarak "BELKİ"...

Yani hep sürüncemede hayat, ne kapıyı açmaya gücü var, ne de kapatmaya cesareti...

Eeee?
- Belki...

Hadi oradan... 

26 Ağustos 2017 Cumartesi

AN'da

Çok mu gürültülü sence dışarısı... İçindeki sesi dinle... Belki de içinde duyulmak için çığlıklar atan biri vardır? Çok mu telaşlı etrafındaki insanlar? Kim bilir sen nelere telaş ediyorsun içinde?

"Doğaya dönüş" diyorsun, doğaya dönmek için dışarı çıkmaya gerek yok ki, sen zaten doğanın bir parçasısın... Dışarısı sadece sana seni hatırlatmak için var...

Benim bir ağacım var, taa Kara Orman'da... Millerce uzakta benden... Bir defa sarılmıştık, bir OL'mak niyetiyle sarılmıştık birbirimize, VAROLUŞ'umuzu paylaşmıştık bir AN... O andan itibaren ağacım hep benimle... Çünkü BİR olduğumuzu hissettik biz, bağımızı fark ettik. Artık o hep benimle, ne zaman fark edersem benimle, gözümü kapattığım, yüreğimi açtığım ANda benimle...

Çünkü hayat bir AN ve o da bu AN...

24 Ağustos 2017 Perşembe

Kapı

"Bu renk var ya, kalbimin incecik bir teline dokunuyor", dedim fotoğrafı görür görmez... Eflatun bir deniz ile sarmalanmış eski bir taş bina, kadim bilgilere açılan bir kapı sanırım karşımda duran...

Gözlerimi kapadım, tam karşısına geçtim kapının... Biliyorum, bir tokmağı, bir kulbu yok zaten... Yüreğimin telini titreterek açmam gerek kapıyı, yoksa eflatun olmazdı çiçekler...

Derin bir nefes aldım, tuttum, verdim... Dinledim, birinci adım, dinledim, yaprakların hışırtısını, eflatunun içindeki yaşamı duydum, kertenkeleleri, serçeleri, minicik böcekleri, sincapları, bir ağaçkakan vardı sanki yakında, tık-tıklarını duydum...

Derin bir nefes aldım, tuttum, verdim... Kokladım, ikinci adım, kokladım baharın tazeliğini, toprağın nemini, gövdenin odunsu kokusunu, yaprakların miskini kokladım... Sanki bir de tilki ziyaret etmiş yakın zamanda, kürkünün kokusu geldi burnuma...

Derin bir nefes aldım, tuttum, verdim... Tenimde hissettim üçüncü adım, rüzgarın nefesini saçlarımı tarayan, taşların sertliğini, derzlerin gözeneklerini, yılların yıpranmışlığını kapının üstünde, tahtanın oymalarını...

Derin bir nefes aldım, tuttum, verdim... Tadına baktım dördüncü adım, yaprakların tuttuğu sabah çiğinin, rüzgarın taşıdığı deniz tuzunun, hatta kapının üzerindeki reçinenin tadına baktım, ellerimin, dudaklarımın...

Derin bir nefes aldım, tuttum, verdim... Beşinci adımı atladım, görmeme gerek kalmamıştı çünkü... Biliyordum artık... Ben KAPI oldum...

13 Temmuz 2017 Perşembe

Kusur

Kusurlarını saymayı bırak, boş ver onları, hepimiz küfemizle geliyoruz dünyaya... Takma fazla, hani yeniler diyorlar ya, "çok da şeetme bence". Sen güzelliklerini say, sev kendini... Yok ama, öyle kibirlice değil, farkında olarak, tatlı tatlı sev... "Oh, ne güzel laf giydirebiliyorum" diye sevme de, "şu benim çabuk öfkelenen, öfkelendikçe taşıp deviren mizacım, yeterince uzaktan bakınca sen bile güzelsin" diye sev...

Küçükken o saçları yanmış, tek gözü artık kapanmayan, hırkası sökülmüş, ama senin olan, seninle olan bebeğini nasıl seviyorsan öyle sev kendini... Yüreğinle sev, kelimelerinle değil... Hırpalama, ama bil hırpalanmış yerlerini... Örtme üstünü, ama kabuğunu da kaşıma...

Güzelliklerini de gör, kocaman yüreğini, yüreğindeki coşkuyu, yeni başlamanın sevincini, eskiden beri sürdürmenin güvenini, seni iyi hissettiren yerlerini de gör...

Kusurlar nedir ki, yaprağı eksilmiş bir papatya daha az mı güzel?

4 Temmuz 2017 Salı

Sessizlik

Görsel: http://www.fotokritik.com/2378465/sessizligin-sesi
"Sessizlik çok hoş, motor gürültüsünden uzak olmak" diye başlayacaktım bu yazıya aslında... Ama asıl seslerin o motor gürültüsünden uzaklaştığınızda duyulduğunu söylemek istiyorum... Asıl sesler, yani doğanın sesleri... Kuşların cıvıltıları mesela, rüzgarın yapraklarla dansının tatlı hışırtıları, dalgaların minik çakıl taşlarını okşayışı, o pıt pıt ayak sesleri sincabın ağaca tırmanışı olsa gerek... Bu devamlı mırıltılar ağustos böcekleri mi yoksa çekirgeler mi?

İşte tüm bunları es geçip sessizlik diyoruz ya buna, en tuhaf hallerinden biri insanoğlunun ya da insankızının...

Sessizlik nedir? Neden buna sessizlik diyorum? Çok basit, çünkü tüm bu seslerin içinde de olsam, kendi sesimi duyabiliyorum, beni, Bahar'ı...

Duyduklarım pek hoşuma gitmiyor başlarda... Biraz vır-vır, biraz dır-dır... Yine de dinliyorum onları... Ne diyor, ne istiyor, anlamaya çalışıyorum...

İlk başlarda hoşuna gitmiyor dinlenilmek... O nedenle harekete geçmeye zorluyor beni... "Hadi kalk, daha yemek yapacaksın.", "Çamaşır bitmiş midir? Asmak lazım, kalk, hadi git bak.", "Sonra boş zamanım yok diyorsun, işte sana fırsat, hadi biraz kitap oku, kalk, git al kitabını"...

İşte o zaman inat ediyorum, kalkmıyorum. "Burada kalıyorum" diyorum o vıdıvıdıcıya... "Beklesin biraz işler.", tam aradığım BOŞ vakit bu işte... "Anlat bakalım, daha ne var, ne yok? Memnun musun halinden? Uzun süredir konuşamadık."

Sonra çözülüveriyor, başlıyor anlatmaya, neler neler... 

5 Mayıs 2017 Cuma

Evlat yetiştirmek

Sosyal medyada zaman zaman gündeme geliyor, "bir kızı olmalı insanın..." ya da "bir oğlu olmalı insanın..." diye başlayan, insanların zihinlerinden geçeni, akıl süzgecinden geçirmeden, kalp gözüne indirmeden yazdıkları yazılar...

Okudum, düşündüm, ben nasıl istiyorum acaba dedim, bakalım yüreğimden ne dökülecek, bırakıyorum...
------

Bir evlat yetiştirmeli insan... Kendi ayaklarının üstünde durabilen... Kendi parasını kazanabilmenin değerini, kazandığı parayı harcamanın keyfini anlayabilen... Emeğe saygı duyan, hakkını arayabilen...

Bir evlat yetiştirmeli insan... Saygı, terbiye kelimelerini unutmadan kendini ezdirmeyen, tepkisini kaybetme korkusu duymadan söyleyebilen... Her tartışmanın, her anlaşmazlığın ayrılık anlamına gelmediğini bilen...

Bir evlat yetiştirmeli insan... Ev işlerinden korkmayan, hayatı sürdürmek için gerekenlere cinsiyet ayrımı koymayan... Yardım etmek kadar yardım istemeyi de bilen... Başkalarının yaptıklarını, davranışlarını değil kendi hayatını sahiplenen...

Bir evlat yetiştirmeli insan... Sıkılmayı da kendini eğlemeyi de bilen... Çalışmak kadar dinlenmeye de önem veren... Ne görev adamı - ne keyf ehli, illa gerekiyorsa ikisinin dengesini kurabilen...

Bir evlat yetiştirmeli insan... "Bana ne" diyeceği zaman ile "sana ne" diyeceği zamanı karıştırmayan... Duygularını bilen,dinleyen, yüreği ile bağını kopartmamış... Düşünmeyi, sorgulamayı, yeniden değerlendirmeyi bilen. Gerektiğinde dediğinden geri adım atmayan, gerektiğinde ikna olmayı bilen...

Bir evlat yetiştirmeli insan... Sevmeyi, sevilmeyi, incinmeyi bilen, hata yapmaktan çekinmeyen, ama hatalarını değerlendirebilen...

Özetle dengeyi öğretmeli insan evladına, durumsallığı, hayatta hiçbir şeyin garanti olmadığını, yine de güvenmeden yaşanamayacağını... Bağımlı değil, bağlı olmanın değerini...

26 Kasım 2016 Cumartesi

Ekmek

"Dilenciye verilen bir ekmek yardımseverlik degildir. Asıl yardımseverlik, siz de dilenci kadar açken onunla paylaşılan ekmektir." demiş Fidel Castro. Ah, işte o ekmek var ya... Ne kutsal bir şey... Ekmek parası var, alın teri ile birlikte anılan... Aslanın ağzındaki ekmek var, ekmeğini bölüşüp de yemek var.

Ekmek nimettir, saygı ister, şükür ister... Bir dilim ekmek için ne emekler harcanır, ne kadar yorulur insanlar, bir de bakarsın, bazıları oturduğu yerden yutuverir sizin ekmeğinizi... 

Alınteri ile ancak ekmek alınır gibi de bir çağrışım yaptı bana şimdi yazarken... Çalıştıkça kazanırız, ama az kazanırız diye düşündüğümü fark ettim... Bir lokma ekmek ile yetinmek benim için çalışkanlığın karşılığı... Ne acı... Hep kıt kanaat yaşamaya muhtaç eden bir düşünce... O zaman bunu değiştirmeli şimdi... 

Ben ahlaklı ve etik yollarla, az çalışarak da çok kazanabilirim ve öyledir...

9 Kasım 2016 Çarşamba

Kutu

Kutu için: www.lsvdukkan.com/
Bir kutu verseler bana, doldur içini deseler... Ne koyardım acaba içine? Kutumu ne ile doldururdum? Biraz coşku koyardım içine sanırım, biraz tutku, biraz da merak koyardım, çok eskide bırakmıştım çünkü merakımı, uzun süredir pek kullanmıyorum sanki... Biraz yeni koyardım içine, bir tutam da eski... Belki birkaç biber, acısız olmaz ama, değil mi? Bir fincan da kahve ve kırk yıl hatrını da eklerdim...

Bir kutu verseler bana, doldur içini deseler... Özlemelerden, oğlumun bebekliğini koyardım, özlediğim süt kokusunu, hüzünlerden okuldan mezun olduğum günü koyardım, hevesten yeni işime başladığım ilk günü...

Bol bol da sevgi koyardım içine, biraz anne, biraz evlat, biraz kardeş, sevgilimi koyardım...

Seçilmiş yalnızlıklar, yanında birkaç kitap, baharın ilk sabahını koyardım, sonbaharın gün batımını, yılın ilk karına uyanmayı koyardım, yağmurun çatıdaki tıpırtısını... Toprağın kokusunu, tohumun filizini... Salıncakta sallanmayı, taaa göğe çıkabileceğini sanmayı...

Ne ki, tüm bunları yazarken yüreğimdeki sızlamayı da koyardım içine sanırım kutunun, istesem de ayıramazdım birkaç pişmanlık kaçıverdi içine...

1 Kasım 2016 Salı

Harmoni

Dün akşam çok sevdiğim Ebru'nun Çemberin Sesi - Mandala Atölyesi'ne katıldım... Üstelik farkında olmadan oldukça önemli bir geceyi seçmişiz toplanmak için, Keltlerin önemli bir bayramında: SAMHAIN

İşyerinde huzur niyetim ile başladım mandalamı yapmaya... Bu yaptığım ilk mandala değil, ama mandala okumaya atacağım ilk adım, o nedenle önemliydi benim için...

Önümüzdeki rengarenk kalemlerden seçerek dinginlik ve huzur bularak yaptık mandalalarımızı biz 6 kadın... Yaptıkça açıldık, yaptıkça sevdik...

Mandalalarımız bitince Ebru bizden mandalamıza bir isim koymamızı ve onun ağzından bir 5 dakika yazmamızı istedi... Tam da bana göre, yazmak bana iyi gelen, yazdıkça iyileştiğimi hissettiğim bir süreç...

Yanda fotoğrafını gördüğünüz SAMHAIN - huzur niyetli mandalamın ismi HARMONİ... Merak ediyorsanız, bana söyledikleri de işte bunlar:

Ben bir lotus çiçeğiyim, bugün burada huzurdan doğdum. Pisliğin, çamurun, bulanık suyun içinden doğdum. Siz köklerimi göremezsiniz, bilemezsiniz çektiklerimi, sadece, sadece size gösterdiğim kadarını bilirsiniz.

Renklerimi gösteririm size ancak, rayihamı veririm. Özümü aldığınızı sanırsınız, oysa sadece verdiğim kadarını alabilirsiniz. Bunu hiç düşünmezsiniz üstelik. Beni bildiğinizi, tanıdığınızı sanırsınız.

Oysa sadece çiçeğimdir gördüğünüz. Merak bile etmezsiniz o bulanık suyun içinde ne saklı, merak bile etmezsiniz asıl beni.

Çirkinliklerime tahammül edemezsiniz, istemezsiniz hayatınızda aslında asıl beni. Oysa güzelliklerden ibaret değildir hayat, o çirkinliklerdir güzellikleri yaratan... Bir bütündür HAYAT.

Böyle bir şey işte... Biz devam edeceğiz mandala atölyelerine... Tavsiye ederim size de...

17 Ekim 2016 Pazartesi

Kanat

Görsel: Blossoming by Delanssay Cathy
İnsanlar ilginç yaratıklar... Hem kökleri var ağaçlar gibi, hem de kanatları var kuşlar gibi... Bu yüzden hem kök salıp topraktan beslenmek istemeleri hem de kanatlanıp uçmaya kalkmaları...

Bir tanesi baskın geldiğinde yeşerip çiçek açıyorsun, diğeri baskın geldiğinde göklere kanat açıyorsun... Bu ikisinin arasında gidip geliyor insanoğlu... Bazen ikisi aynı anda çekiyor, kopacak gibi oluyorsun, bazen içinden hiçbiri gelmiyor, oturup hayata küsüyorsun...

Bu ikisini dengelemeyi bilen insan hayatta mutlu oluyor, uçuyor, genişliyor, özgürleşiyor... Sınırlarını kaldırıp kapılarını açıyor... Sonra geri dönüyor, köklerinden besleniyor, dinleniyor, destek alıyor, güç topluyor... Her defasında biraz daha uzağa açabiliyor kanatlarını...

Kökler ve kanatlar... İkisini de ihmal etmeyeceksin... Bu kadar basit...

Not: Bu konuyla ilgili daha önce yazdığım yazı için tık

23 Eylül 2016 Cuma

Doğum günü

Bu sene tüm hatırlatıcıları kapattım sosyal medyada... Doğum günümü sadece bilen bilsin istedim... "Beni seven arasın" diye niyet ettim... Sadece bir şiir yazdım 44 yaşıma, onu da saldım gitti benden... Okuyan anladı, bilen gördü, öyle aktı...

Yıllardır daha da öze dönüyorum gün-be-gün, daha BEN olmaya çalışıyorum, hayatı bir yolculuk olarak görüyorum... Sıkı sıkı giyinip başlamışım sanki yürümeye, her dem bir kıyafet atıyorum üstümden... Artık hepten inceldi sanıyorum üstüm, bir bakıyorum, bir palto varmış altında, fark ediyorum, onu da atıyorum, sonra bir gömlek, bir elbise daha...

Her neyse, sabah bir mesaj ile karşılaştım, belki 15 yıldır görmediğim, yılda birden seyrek haberleştiğim bir arkadaşımdan... Beni rüyasında görmüş, nasıl olduğunu merak etmiş... Dedim ki, "beni seven arasın" demiştim, mesaj yerine ulaşmış...

Sonra, oğlumun geçen sene kullandığı servisin ablası aradı, halimi hatrımı sormak için... Yine bizim sokaklardan çocuklar alıyorlarmış sabahları, bizi hatırlamış... Olsa olsa ayda bir telefon ile konuştuğum, yüz yüze ondan da az görüştüğüm bir kadın... Kalpler arasındaki mesafe kadar yakın... Kan bağı kadar yakın...

Bilmem tanıyor musunuz bu hissi... Bazen hiç konuşmadan anlaştığımız, bir bakışla selamlaştığımız, kalp kardeşlerimiz var dışarıda... Ne zaman sessize alıyoruz etrafımızdaki gürültüyü, o zaman duyuyoruz seslerini, kalbimizin sesini yani...

"Aşırı gürültülü, inanılmaz yakın" demiş ya Jonathan Foer, ancak bu kadar özetlenebilir...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...