deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2019 Salı

Tanımak

Görsel: Araşiyama Bambu Ormanı, Kyoto - Japonya
Bildiğin şey sana aittir, çünkü bilmediğini tanıyamazsın, tanımadığını kendine katamazsın... Bu fotoğrafa bakınca "Aaa, Bambu" diyemiyorsan, bambu var mıdır?
Bir gün Toscana'da, bir yolculuk yaparken bir bambu ormanına girdik... O bambu ormanı bizim oldu, çünkü onu tanıdık... Bambuyu biliyorduk, artık bizdendir...

Düne kadar Boşnakça bilmiyordum, kimbilir kaç defa Boşnakça konuşulduğunu duydum, Rusça sandım belki... Rusça biraz benimdi, Boşnakça bana uzak...

Şeftali yerken, şeftali benim midir, kim bilir, ama ağacını, yaprağını tanıyorsam, çekirdeğini toprağa ben koyduysam, çıkan filizi ilk ben gördüysem, bugün sulasam mı acaba diye düşündüysem o ağaç bizdendir...

Tanımak, bilmek emektir... Verdiğin emek senindir.

İşte bu nedenle öğrenmek derslikte değil, yerinde bizimledir.

25 Ağustos 2017 Cuma

Pencere

"Yeter ki gün eksilmesin penceremden" der, Necati Cumalı... "Pencere, en iyisi pencere..." der Orhan Veli... Bir ev imgesi varsa aklınızda, bir yuva imgesi yüreğinizde, mutlaka bir pencere imgesi de vardır içinde...

Bir evi yuva yapan nedir? Perdeler mesela, mutlaka perdeleri vardır yüreğimdeki ev imgesinin, şirin çiçekli perdeler ya da renkli, çizgili olanlar... Bir soba, bir ateş mutlaka vardır o evin içinde, sıcak olmalı, aydınlık olmalı yuva...

Bir koltuk, bir pencere... İkisi bir aradaysa üçüncüsü mutlaka kitaptır... Bir arada düşünmeye ne kadar şartlanmışız nesneleri... Ev-pencere; yuva-soba; kitap-kahve...

Oysa bazen bir sıvalı duvar, bir eski koltuk, yüreğime açılan pencere...

7 Haziran 2017 Çarşamba

Kayıp

"Kayıp zamanın izinde" demiş ya Marcel Proust, titizlikle takip etmek lazım zamanımızı... Çünkü kaybetmek işten bile değil... Elimizden uçup gidiyor, incecik kum gibi... Zamanımız, en değerlimiz... Ahlar, vahlar ile, dünler, pişmanlıklar ile geçiyor... Keşkeler, temenniler ile, yarınlar, planlar ile geçiyor...

Her ne yapıyorsan yap, aşk ile yap diyorlar... Zamanın peşine de aşk ile düşmeli... Çünkü AŞK varsa AN var... Ancak aşk varsa farkında insan yaşadığının... İnanmazsanız şöyle bir bakın... TUTKU ile yaptığınız işlere bakın, bir çocuğun gözlerine bakın... Merak ile yeni bir işe sarıldığınız günlere bakın, heyecan ile araştırdığınız, keyifle tartıp biçtiğiniz zamanlara...

AŞK varsa, AN var, işte o zaman KAYIP zaman yok...

"Bitse de gitsek" diyorsan eğer, AŞK çoktan gitmiş... Zamanı da boşuna arama... kayıp gitti bile...

5 Mayıs 2017 Cuma

Evlat yetiştirmek

Sosyal medyada zaman zaman gündeme geliyor, "bir kızı olmalı insanın..." ya da "bir oğlu olmalı insanın..." diye başlayan, insanların zihinlerinden geçeni, akıl süzgecinden geçirmeden, kalp gözüne indirmeden yazdıkları yazılar...

Okudum, düşündüm, ben nasıl istiyorum acaba dedim, bakalım yüreğimden ne dökülecek, bırakıyorum...
------

Bir evlat yetiştirmeli insan... Kendi ayaklarının üstünde durabilen... Kendi parasını kazanabilmenin değerini, kazandığı parayı harcamanın keyfini anlayabilen... Emeğe saygı duyan, hakkını arayabilen...

Bir evlat yetiştirmeli insan... Saygı, terbiye kelimelerini unutmadan kendini ezdirmeyen, tepkisini kaybetme korkusu duymadan söyleyebilen... Her tartışmanın, her anlaşmazlığın ayrılık anlamına gelmediğini bilen...

Bir evlat yetiştirmeli insan... Ev işlerinden korkmayan, hayatı sürdürmek için gerekenlere cinsiyet ayrımı koymayan... Yardım etmek kadar yardım istemeyi de bilen... Başkalarının yaptıklarını, davranışlarını değil kendi hayatını sahiplenen...

Bir evlat yetiştirmeli insan... Sıkılmayı da kendini eğlemeyi de bilen... Çalışmak kadar dinlenmeye de önem veren... Ne görev adamı - ne keyf ehli, illa gerekiyorsa ikisinin dengesini kurabilen...

Bir evlat yetiştirmeli insan... "Bana ne" diyeceği zaman ile "sana ne" diyeceği zamanı karıştırmayan... Duygularını bilen,dinleyen, yüreği ile bağını kopartmamış... Düşünmeyi, sorgulamayı, yeniden değerlendirmeyi bilen. Gerektiğinde dediğinden geri adım atmayan, gerektiğinde ikna olmayı bilen...

Bir evlat yetiştirmeli insan... Sevmeyi, sevilmeyi, incinmeyi bilen, hata yapmaktan çekinmeyen, ama hatalarını değerlendirebilen...

Özetle dengeyi öğretmeli insan evladına, durumsallığı, hayatta hiçbir şeyin garanti olmadığını, yine de güvenmeden yaşanamayacağını... Bağımlı değil, bağlı olmanın değerini...

11 Nisan 2017 Salı

Veda etmek

Görsel: iizmu.deviantart.com
Hiç kimse bir aşkı 
Onarmaya kalkmasın
Kaybedilmeye değer
En güzel anında
Bitirilmişse eğer

demiş Ahmet Telli şiirinde... Bir veda şiiri... Bu bahar aylarında vedaları çok düşünüyorum. Sanırım biz veda etmeyi bilmiyoruz... Güzel veda etmeyi...

Başlamayı biliyoruz, beklemeyi, sabretmeyi belki, adım adım hedefe gitmeyi, ama veda etmeyi bilmiyoruz...

Düğün dernek evleniyoruz mesela, çocuğumuzu en "iyi" okula başlatıyoruz, yeni işlerimize başlıyoruz çiçek çiçek... Ama veda etmeyi bilmiyoruz işte çoğumuz...

Boşanırken kavga gürültü, kiminde aldatma, kiminde mal davaları...

Okul biterken son günlerde okula uğramaz bile pek çok öğrenci, karneleri zar zor aileleri uğrayıp alır sonunda...

İşyerinde ayrılırken bir gıybet, bir veryansın...

Başladığımız keyifle bitirmeyi bilmiyoruz...

Bunun iki sebebi olabilir diye düşünüyorum, ya zamanında bitiremiyoruz, gereksiz yere onarıp duruyor, yamalıyor, o çatlaklara bakarak bileniyoruz; ya da kıymet bilmiyoruz, güzel günlerimizi sevgiyle anıp mutlu anlara gülümseyerek elimizi sallayamıyoruz geride bıraktıklarımıza...

Güzel veda etmeyi bilmiyoruz... Ne bıraktığımıza değerli hissettiriyoruz kendisini, ne giderken biz ağırlığımızı, hoş sadamızı bırakabiliyoruz ardımızda...

Oysa yıllar sonra geçmişin baştan çıkarıcılığı ile baktığımızda anlayacağız belki de ne kadar mutluymuşuz o sırada...

Yaşlanmalar yok artık hayatımızda, ölümler hastane odalarına taşındı... Sabrımız yok ki yaşamaya, veda etmeye vaktimiz olsun...

28 Temmuz 2016 Perşembe

Deniz Kokusu

Görsel: tumblr
"Ağzını denize vermek" der annem... Şöyle denize karşı oturup bir nefes almak yani... O kadar gerekli bir şey ki... Bütün bu karmaşanın içinde, kafan dolu, işin yoğunken, hani kafanı kaşımaya vaktin yokken, inadına durup denize karşı oturup deniz kokusunu ciğerlerine çekmelisin... Çok değil, 7 dakika, bir sigara içimi yani, o kadar yeter tazelenmek için... Bir nefesliğine durmak gerekir çünkü koşarken...

Durmazsan, o molayı vermezsen ne olur? Ne olur biliyor musun? Durabileceğin zaman durmayı bilmezsin... Tatile çıkarsın, o koca bir hafta senindir, ama nasıl dinleneceğini bilemezsin... Elini nereye koyacağını, ayağını nasıl uzatacağını bilemezsin... Böyledir çünkü, dinlenmeye bile çalışmak gerekir... Antrenmanlı olmak gerekir... Yoksa bir bakarsın koca tatil heba olmuş sen daha içindeki motoru rölantiye alamadan bitmiş...

İyisi mi? O molaya en çok ihtiyacın olan anda durmayı öğret kendine... Bir nefes al, deniz kokusunu çek içine... Deniz'i bulamadın mı? Olsun, Bir çiçek kokla o zaman... Bir kuşun ötüşünü dinle... Olmadı mı, bulamadın mı? Sabahattin Ali'nin dediği gibi yap sen de o zaman, yukarıya çevir gözü... Deniz gibidir gökyüzü...


24 Haziran 2016 Cuma

Çok ayıp

Çok ayıp sana, tam da başkalarını ayıpladığın kadar ayıp... İçin kalıp kalıp kötülük dolu, kalbim temiz ayaklarına yatma bundan sonra bana... Çok ayıp...

O geçenleri ayıpladın ya, o kızı sevmedin, o kadına "oh olsun" dedin ya... İşte bu bir an değil mi iyi ile kötüyü birbirinden ayıran? "Yok ben asla öyle bir şey yapmam" diyene de kahkaha ile gülerim... Hepimiz aynıyız... Kötüyüz... İyiyiz de aynı zamanda, ama kabul edelim kötüyüz...

Bir saniye de olsa, içinde birikmiş onca nefret bir anda kendini gösterdiğinde bil ki, kötüsün sen de herkes kadar...

Hiç mi demedin içinden "hak etmişti" diye... Uydurma... Demişsindir, demediysen, diyeceksindir... Küçük lokma ye, büyük laf etme... Dünyanın kanunu bu... Hepimiz kötüyüz işte, hem iyi, hem de kötü...

"Ne fark eder?" demiyorum bak... Sadece bil istiyorum... Farkına var istiyorum... Kendini pür-i pak sanıp da başkasını ayıplama istiyorum... İçinin kötü olduğunu bil, sen yine de dışında iyi olmaya gayret et istiyorum... Daha çok gayret edebilirsin... Dışarıdan sırf iyi görünebilirsin... Sana kanatsız melek diyebilir çevrendekiler... Sen yine de bil ki, herkes kadar kötüsün sen de...

O kıza baktın, annesini yargıladın ya... İşte o an bil ki, sen de kötüsün... 

20 Mayıs 2016 Cuma

Sınırlı

Fotoğraf: http://www.banukurt.com - Enis İzgi

Sınırlı sayıda üretim yapmak ne kadar güzel... Yaptığın işe saygı duymak ile alakalı olduğunu düşünüyorum. Öyle yüzlerce, binlerce değil... Sınırlı sayıda... Bir tane daha istesen yok yani... Üretim hattı dengeleme, daha çok, daha fazla, daha hızlı değil... Sınırlı sayıda...

Gündeme ne kadar da ters... Ben bu üründen, bu kalitede, bu hızla ancak bu kadar üretebildim arkadaşım... Daha fazlası aynı olmazdı... Bu kadar istedim, bu kadar oldu... Malzemem bu kadardı, malzemeden çalmak istemedim... O gün o kadar saat çalışabilirdim ancak, daha fazla çalışsaydım yürekten olmayacaktı... Dikkatim dağılmadı, her birine özel emek verdim... Bu nedenle sınırlı sayıda oldu...

Bu ürün hoşuna mı gitti? O zaman benim üretirken duyduğum saygıyı duyabilecek misin ona? Sevecek misin kullanırken? Yüreğinle bağlanabilecek, anılarını paylaşabilecek misin? Onunla yeni anılar üretebilecek misin?

Peki ya canının içi isterse, için burkularak ona verebilecek misin? 

19 Nisan 2016 Salı

Gereksiz

Gereksiz diye bir şey yoktur bence, altındaki ihtiyacı anlayabilene... Gereksiz bir laf etmek, gereksiz bir hareket yapmak, gereksiz yere oturmak... Asıl sıkıntı hayatta her yaptığımızın altında bir gerek aramakta... Her şeyin bir amacı olmalı takıntısı bizi yaşamaktan alıkoyan... Kurallar kurallar üstüne, kendi kendimize çizdiğimiz sınırlar üst üste...

Anlam arayışı bence hayatın anlamını kaçıran... Bu dünya bizim için yaratıldıysa eğer, onun keyfini sürmek de bizim hakkımız olmalı... Keyif sürmek derken yanlış anlaşılmasın, durup bir kuşun cıvıltısını dinlemek mesela hızlı hızlı bir yere varmaya çalışmak yerine... Burnuna aniden çarpan bir kokunun peşine düşmek, köşeyi dönünce mis gibi portakal çiçekleri ile karşılaşmak... Durup derin derin bir nefes almak yaşadığının farkında olarak...

Gereksiz mi şimdi bunlar? "Ne faydası var şu materyalist dünyada" mı diyeceğiz yani... Kim diyebilir ki sabah kalktığında arsız arsız gerinmek gereksiz diye, hayata ve yaşamaya aç bir hevesle kalkıp pencereyi açmak, güneşi yüzünde hissetmek gereksiz midir? Bir inciri tadını çıkartarak yemek, bir dostuna sarılmak, yanında olmasa bile hayalinde sarılmak?

Sevmek, hayatı, yaşamayı sevmek gereksiz midir?

22 Ocak 2016 Cuma

Şu bizim zeytinyağı…

Görsel: http://www.ciftcideneve.com
Zeytinyağı, bizim zeytinyağı… O kadar bizim ki, annemiz, kardeşimiz, çocuğumuz gibi bizim… Bir şekilde çok iyi bildiğimiz, birlikte yoğrulduğumuz, ancak aynı nedenle daha yakından tanımak, anlamak için çaba sarf etmediğimiz haliyle bizim zeytinyağı…

Futbol gibi, herkesin hakkında fikir yürüttüğü, ama sahaya çıkıp oynamak gerektiğinde nefes nefese kalıp orta sahaya kadar koşamadığı kadar bizim zeytinyağı…

Şarap mesela, aslında o da bizden, ancak biraz çekingenlik, biraz mesafeden dolayı, kırmış bu “tanıdıklık” döngüsünü en başından… O ya da bu şekilde, her evde bulunabilirliğinden midir bilemem, zeytinyağı henüz yolun çok başında.

Türkiye’de zeytinyağı kültürü bir yere gelir mi? Gelir elbet. Ama bunun için olmazsa olmaz bir şart var öncelikle: bilmediğimizi kabul etmek, yeniden tanışmak zeytinyağı ile, kendini bize anlatmasına izin vermek.
Kabul edin, hayatınız boyunca içinde zeytinyağı bulunan herhangi bir yiyeceği sadece zeytinyağının tadını almak için yediniz mi? Bir ayin gibi, gözlerinizi kapatıp önce koklayarak, ağzınızın içinde dolu dolu yuvarlayarak, tanıştınız mı o yağla? Bir şans verdiniz mi, kendini size anlatması için?

Bugün, sadece meraktan tanışın evinizdeki zeytinyağı ile. Tadını bulandırmadan, içine kekik, pul biber katmadan, ısıtmadan, olduğu hali ile karşınıza alın. Bu deneyim için natürel sızma, tercihen butik üretim bir zeytinyağını seçin öncelikle mümkünse. Koklayın önce şöyle bir…  Zeytinyağının içindeki meyve ile tanışın… Gözlerinizi kapatın. Yeşil zeytinden mi sıkılmış, siyahtan mı anlamaya çalışın. Bir yudum alın ağzınıza, ona zaman tanıyın, yayılsın dağılsın ağzınızın içine.

Ne arayacaksınız peki? Öncelikle zeytini arayacaksınız zeytinyağının içinde, meyvemsilik iyi bir zeytinyağının ilk şartıdır. Aromalar açısından zengin bir zeytinyağı aynı zamanda yeşil domates, badem, taze ot gibi destekleyici başka kokular da barındırabilir içinde.

Ham zeytinin acılığı da yine nitelikli bir zeytinyağının olumlu özelliklerindendir. Ağızdaki acılık ve genzinizdeki yakıcılık yüksek kaliteli, antioksidan yönünden zengin bir zeytinyağının sahip olabileceği niteliklerdendir. Bu üç özelliğin yoğunluğu ise damak zevkine göre tercih edilebilir. Tıpkı şarapta olduğu gibi, nasıl kimi insan buruk, bol tanenli, dolgun gövdeli şarapları tercih ederken kimi meyvemsi ve hafif şarapları tercih ederse, siz de zeytinyağını tanıdıktan sonra hangi özellikleri daha çok sevdiğinize ya da hangi durumlarda nasıl bir yağı tercih edeceğinize karar verebilirsiniz.

Genel olarak yoğun acı, yakıcı zeytinyağları çiğ sebzelerle servis edilirken, orta meyvemsi, hafif yakıcı yağları salatalarda, hafif olanları ise zeytinyağlı yemeklerde kullanmak daha uygun bulunmaktadır, ama kim bilir, belki siz kendinize has başka alanlar yaratabilirsiniz.


Hadi ama ertelemeyin, bugün tanışın zeytinyağınız ile, öpüşün, koklaşın, barışın…

14 Ocak 2012

21 Aralık 2015 Pazartesi

YAS

Görsel: http://www.sinemaloji.com/
ve “İyi şeyler olur” dedim…
“Tabii inanmayı sürdürürsek” dedi…
İnanmayı mı komik olma, neye inanacaksın ki? Ortalıkta yozlaşmadan, kokuşmadan, bayağılaşmadan başka bir şey mi var? İnanmakmış… Peh, her şeyin besbeter olacağına inanırım ancak bundan sonra…
Bu durumda hangi iyi şeylerden bahsediyorsun ki? dedi…
Münferit olaylar dedim… Günümü aydınlatan bazı şeyler… Güzel bir insan mesela, iyi bir kitap…
İyi kitaplara inanırım bak… İyi bir distopyaya mesela… Zaten o distopyanın kendisi değil mi yaşadığımız? Koy ver gitsin… İyi distopyalar olur… Çocukluğumu hatırlamak istemiyorum artık… İyi şeylerin her gün olduğu… Zamanın iyi olanı saydığı, kötüyü unutma eğiliminde olduğu anları unuttum gitti… Seni hayata hazırlayanlar bunlar mıydı, dedi… Bu durumda pek hazırlıklı sayılmazsın…
Bilmek ve inanmak… Yaşamak ve ölmek gibi… İçinde fırtınalar kopsa da, yokmuş gibi bir inanç içinde misin? Atla, hadi at kendini o boşluğa… İyiler zaten çoktan öldü… Ya bir suikaste kurban gitti, yandılar ya da yana yana gittiler… Kim kaldı ki? Bir sen bir ben… Seç o zaman, kime inanacaksın? İyiler her zaman kazanır… Neyi? Büyük ödül neydi ki? Ölsem? Kazanmış olur muyum? İyiler erken gidiyormuş ya… Bu kadar uzun yaşamak kötü olduğumun kanıtı mı? Ben varsam iyi yok mu? İyi varsa, ben çoktan öldüm demek… Gidiyorum o zaman… Batıya, hep batıya dönük yüzümüz… Güneşin doğuşunu sırtımızda mı hissedeceğiz? Ya yangın yeri ise doğu? Sırtım ısınıyorsa hayra mı yorayım? Sabah mı şimdi? dedi…
İyiliğe inanıyorum, dedim… Safım benim, dedi.
Sanki bir sürpriz parti verilmiş de benim için, bana haber vermeyi unutmuşlar gibi hissediyorum… Üşüyorum… Yaman çelişkiler içinde bile değilim… Bir bulutun koynunda ölmüşüm de haberim yokmuş gibi daha çok… Sadece bir koku var burnumda… İs kokusu gibi…
2 Temmuz 2015

10 Ekim 2015 Cumartesi

DİNLE…

Görsel: Pinterest
Benim çocukluğumda televizyon tek kanaldı, o da akşam saatlerinde başlardı yayına… Radyo 2 kanaldı, FM – AM… İstediğin zaman müzik dinleyemezdin öyle, yayın saatini yakalaman gerekirdi. Biraz da fakirdik, biliyor musun? Öyle teybimiz, kasetimiz falan yoktu, daha sonraları oldu, ama çocukluğumda yoktu…
Anneannem sağırdı benim üstelik… Yani benim çocukluğumda ses yoktu aslında, içimdeki müzik hariç…
İşte bu nedenledir, CD’yi takıp da çalıştırmayı unutmam, müziğin çalmadığını çok sonradan fark etmem…
Yoksa sen sessizlikten rahatsız olanlardan mısın? Neden? İçindeki müziği dinlemeyi mi unuttun? Yoksa hiç öğrenmedin mi kalbinin şarkısını? Sanmıyorum, bebekken duymuşsundur, kulak vermişsindir… O bas ritme… tu-tum, tu-tum, tu-tum… Ona eşlik eden cıvıltılara… Baharın coşkusunu bilmezdin yoksa… Hiç kar görmemiş bir çocuk nasıl bilirse karda yuvarlanmayı, öyle tanıyorsun aslında içindeki müziği…
Sadece DUR, korkma, birazcık dur, DİNLE…
5 Nisan 2015

1 Eylül 2015 Salı

YOLCULUK GEREK

Şu anda bir şarkı dinliyorum, “yolculuk gerek” diyen… Birden çekip gidelim, başka dil konuşulan, başka öyküleri olan yerlere…



Oysa ki, “bu kent peşini bırakmaz senin” demiyor mu Kavafis?
Kaldı ki, kafasını, yüreğini hazırlayan insan odasında bile yolculuk yapabilir. Yapamaz mı? Eğer hazır değilse o yolculuğa, miller tepse yine de aynı yerde sayıklamaz mı?
Yepyeni dostlar değil de yepyeni gözler gerek bize… Tazelenmiş yürekler…
Ondan sonra da çıkarım yolculuğuma, istediğim yöne… Kafamda, odamda, yüreğimde… Ondan sonra bakarım yeni gözlerimle istediğim yere…
Görsel: Moments – Carolina Landea

Evet, biraz temiz hava da iyi gelebilir. Açayım biraz pencerelerini kalbimin ya da daha iyisi bir hamak kurayım en derinlerine gönlümün.
26 Haziran 2014

28 Ağustos 2015 Cuma

ÇOK YÖNLÜ KİŞİLİKLER VE DAHİ KİŞİLİK BÖLÜNMELERİ


Bir aynayı 40 bin parçaya böl, işte o kadar kişi var içimde yaşayan… Sadece benim mi, eminim hepimizin… İnanılmaz mı geldi, çok basit bir egzersiz önereyim size… Herhangi bir arkadaşınızı ele alın… Mümkünse sosyal medyayı yoğun olarak kullanan teknolojik açıdan aktif biri olsun ki tezimizi daha rahat örneklendirebilelim… Bu kişinin Facebook sayfasına bakın önce, paylaştığı fotoğraflara, hatta pek derin incelemenize gerek yok, profil fotoğrafları albümüne bakın, bir de duvarında paylaştıklarına… Ailesi, ilgi alanları, önem verdiği konular hakkında bilgi sahibi olun. Sonra gidip LinkedIn profiline bakın, “aaaa, hem de şu üniversiteden mezunmuş meğer, hem de şu şirketlerde şu pozisyonlarda çalışmış” diye şaşırın. Sonra attığı Tweet’lere bakın aktivist yanını görün. Varsa Instagram hesabını, Foursquare check-in’lerini, Pinterest hayallerini gözden geçirin, bambaşka yönlerini anlayın…
Ve sonra da söyleyin bana… Kaç bin parçadan oluşur bir insan?

24 Ağustos 2015 Pazartesi

CEVAP ARAYIŞI

Fotoğraf: Arzu Fatma Doğan
Hayatta her zaman bir cevap arıyoruz. Okuduğumuz kitabın ya da seyrettiğimiz filmin sonu biraz muğlak bitse hemen dönüp birbirimize soruyoruz: “Eee, ne oldu şimdi?” Oysaki hayat cevap değil de o arayış sürecidir zaten. “Cevap her zaman ölümün bir şeklidir.” (Büyücü – John Fowles – Çev: Meram Arvas – Ayrıntı yayınları S.633) diye okudum kitapta ve sorular hücum etti beynime… Cevap son demektir çünkü… Soru sorulur ve bir hayat başlar, biraz evrimdir soru, biraz merak… Candan Erçetin’in şarkısındaki gibi “İnanmadım, asla inanamam, her şeyin bir sonu olduğuna”, oysa aradığımız cevap sondur bir anlamda, ölümdür.
Nihai cevabı belki de öldüğümüzde bulacağımızı zannediyoruz. Tanrı-tanımaz olmaktan yana korkumuz da bu bir noktada… “Ya cevap yoksa???” Sonunda bir cevap olmadığını bilseydik, soru sormayı bırakır mıydık? Oyunu bırakır mıydık? Ya merak etmeyi?
Belki de sırf bu nedenle bir cevap olmasını istiyoruz/ umuyoruz.
Cevap yoksa sorular yok olur mu? Sormayı bırakırsak hâlâ yaşıyor olur muyuz? Yaşarken hiç soru sormayan insan var mıdır? Varsa, bu yaşamak mıdır? O zaman dünyaya geliş amacımız “soru sormak mıdır?”
Eğer böyle ise son sorum şudur:
“NİHAÎ CEVAP ÖLÜM MÜDÜR?”
15 Mart 2014

KOKU YA DA İLK GENÇLİĞİM’DEN İSTANBUL ANILARI

Görsel: http://cicekdiyari.blogspot.com.tr/
Yıllar önce, ilk gençliğimde İstanbul’da Anadolu Yakası’nda Beyaz Leylaklı sokakta oturmuştum bir yıl kadar… Leylakların baş döndürücü kokusu ile tanışmam bu dönemde oldu. Tabii ki daha önce de koklamıştım leylakları, ama onların işbirliği içinde, insanın aklını başından alan, denetimsiz kokularını bu sokakta yaşadım demeliyim, daha doğrusu.
Nisan – Mayıs aylarında başlayan bu çılgınlık, mevsim yaza döndüğünde yerini ıhlamurların baygın kokusuna bırakırdı sokağımızda.  Sanki kısa boylu, şeytani leylakların yanında daha ayakları yere basan ıhlamur ağaçları mevsim değişip havalar ısındığında akıllarının bir karıştan çok daha fazla havada olduğunu ispatlamak istercesine patlatırlardı çiçeklerini… Ve o güzelim ıhlamur çiçekleri, sanki bütün sene rayihalarını içlerinde tutmuş da, aylarca leylakları kıskançlıkla takip etmişler gibi salardı kokularını yol boyunca… Hele gün akşama döndüğünde kendinizden geçmeden adım atamazdınız sokakta… Her bir adım farklı bir deneyim olur, hayaller içinde ilerlerdiniz… Eve mi gidiyorsunuz, masal dünyasına mı karışırdı kafanız daha birkaç adım içinde…
Bundan mıydı acaba, her defasında ekmek almayı unutuşum eve dönerken, kim bilir?
Geçen zaman içinde, ben İstanbul’u terk ettim, Ege’de buldum kendimi… Hiç özlemedim İstanbul’u ilk başlarda. Portakalların, limonların çiçeklerine bıraktım bahar sevincimi… Yaseminlerin çılgınlığı, melisaların arsızlığı ile oyaladım yaz gecelerimi. Sonra bir ilkbahar sabahı erguvanları aramaya başladı gözüm ağaçlar arasında…  Necati Cumalı’nın Güneş Özlemi şiirindeki deli erguvanlar, yüreğimdeki bahçede ilk başını gösteren anıydı İstanbul’dan… Fark ettim ki, Ege’de de aynı derecede deli tüm erguvanlar, yatıştı yüreğim…
Yine de köydeki bahçemde, her türlü meyve ağacının arasında, manzaramın göz ucundaki erguvan ağacı hepten su serpti içime… Lakin bir süre… Bir süre sonra bahçemde olmayan iki ağacı daha fark ettim… Beni o ilk gençliğime götürecek iki yaramazı… Leylak ve Ihlamur tabii ki…
Derhal, ikisine de birer yer açtım bahçemde, tıpkı yüreğimde paylaştıkları yer gibi… Sonra da yeşermeye bıraktım o umutları bahçenin iki ayrı yakasında…
Nihayet bu sene, gözünün içine baktığım iki yürek sürgünümden ilki, yani leylaklarım coşturdu beni, kendi çiçeklenişi ile… Öylesine güzel, öylesine çılgın, öylesine vurdumduymaz…  Sanki hiç umrunda değilmiş de, öylesine salıvermiş gibi gönlündekileri…
O leylakları kokladıkça daha bir anladım, Alman yazar Patrick Süskind’in Koku (das Parfum) isimli ilk romanındaki (Can Yayınları, ISBN: 9789755100593) kahramanı Jean-Baptiste Grenouille’in deliliğini, hepsi benim olmalıydı o kokuların, sonsuza kadar… Parfüm yapımını mı öğrenmeliyim?
Evet, sevgili minik ıhlamur ağacım, şimdi gözüm senin üstünde… Öyle fütursuzca bakma bana… Adım adım yaklaşıyor senin de zamanın…
23 Nisan 2012

GİTMEK

Görsel: http://www.renklidergi.com
İtiraf edin. Hiç biriniz benim gittiğim gibi çekip gidemezsiniz. Hepiniz rol yapıyorsunuz. Tırnaklarınızı geçirmişsiniz oturduğunuz yerlere ve asla bırakmamak için bahaneler bulup duruyorsunuz.
Tek tek, her biriniz benim yerimde olmak istediğini söyledi, oysaki. Bazılarınız hayallerini çalmakla suçladı beni.  Ben de inandım ve kendimi daha bir iyi hissettim giderken. Hepinizin hayalini gerçekleştiriyordum ne de olsa. “Gitmek tedirginliği kaldırmaz”, dedim kendi kendime. “Hem bak, Can Dündar da aynısını söylememiş mi? Sırt çantan hep hazır durmalı, alıp çıkabilmelisin, vurabilmelisin yollara kendini”.
Sonra? “Sonrasını düşünmek gitmemek için bahane aramaktır”, dedim. Hadi, cesaretin varsa at benim gibi adımını, arkasını düşünmeden.
Sorsam, hepinizin emeklilik hayali benim yaptığımı yapmak. Ben bunu şimdi yaptım. Ne kaybederim, diye durup düşünmedim bir an için. Kayıplarımla kazançlarımı karşılaştırmadım, pazarlık yapmadım.
Çantamı aldım ve çıktım sadece.
Yorumlayamadığınız bir çığlıktı oysa terk edişim. “Beni tutun” yalvarışı vardı içinde. İstemez miydim ben de sizin gibi uyum sağlamak? Asimile olmanın cazip çekiciliğini hissetmemiş miydim iliklerimde? Sizin gitmek korkunuz bende bir kalmak türküsü idi sadece. Durabilseydim gider miydim? Uyum sağlayabilseydim sizin gibi? Tırnaklarımı geçirebilecek bir zemin bulsaydım, tutunmaz mıydım?
Pişman mıyım? Herkes kadar. Bazen pişmanım yerin dibine kadar, bazen hiç de değilim. Bizi pişman kılan nedir? Başka bir hayatın ihtimali mi? Daha iyi bir hayatın? Daha iyiden kasıt nedir bu durumda? Daha başarılı mı? Daha mutlu mu? Kim daha mutlu gece yatağa yattığında, bilebilir misiniz?
Şüphesiz ben değilim, giden bendim ne de olsa. Rahatsız bir ruh. Sizi de rahatsız etmiyor muydum? Hem kalışımla, hem de gidişimle tedirgin etmedim mi? Sorgulamadınız mı kalışınızı? “Yok, yok, kalmam lazım benim.” diye hesap etmediniz mi kendi kendinize.
Benim için de böyle işte. Ben de soruyorum derinlerde. “Yok, yok, gitmem lazımdı benim.” diyorum kendimi inandırmak isteyerek.
Yolun sonuna vardığımız bugün, gitmek de bir kalmak da… Giden ne buldu, kalana ne kaldı? Mutlu muyuz bir adım daha?
Atmaca gibi bekliyorsunuz hala biliyorum. Ağzımdan çıkacak “pişmanım” sözünü bekliyorsunuz. “Biz sana demiştik.” diyeceksiniz hep bir ağızdan, halinizden memnun gülümseyeceksiniz. Bir tek ben emin olamayacağım hala, kalmak daha mı iyi olacaktı sizce?
8 Mart 2012
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...