Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mayıs 2021 Çarşamba

Kartal Tüyü

Bu masal, Sıla Masal Okulu ve Kadim Lisan'ın birlikte verdiği 10 gün süren Şifalı Masallar Atölyesi'nin sonunda yazıldı. Teşekkürler...

Totemler: Kalp, küpeler, anahtar, kaplumbağa

Hatırlatıcılar:

-          Günün kartı: Ruh kendi zevki için dünya üzerindedir.

-          Sakinlik, Güneş doğarken balkonda oturmak

-          Sokaktaki kır çiçeklerinin kokusu

-          Kartal – şefkat  “SERBESTSİN”

Omurgandaki tüm ağrılar kireçlenmiş sorumluluklar. Taşıma, SERBESTSİN.

 

KARTAL TÜYÜ

Bir zamanlar, çok eski bir köyde, çok eski, yıpranmış bir taş evde, çok yaşlı, iki büklüm bir nine torunu ile birlikte yaşarmış. Bu torun, çok tatlı, çıtı pıtı, mavi gözlü, beyaz tenli, elma yanaklı, kuzguni saçlı bir kız çocuğuymuş.

Bu tatlı kız, her sabah güneş doğarken kalkar, evin verandasındaki salıncakta oturur sessizliği dinlermiş. Güneşin doğuşu ile evin önündeki çimenlikteki kır çiçeklerinin kokusunu içine çeker, uyanan kuşların cıvıltısını dinlermiş. Ancak ne yazık ki, bu küçük kız her zaman çok hüzünlüymüş, hiç yüzü gülmez, hiçbir zaman etrafındaki bu güzelliklerin hazzını içinde hissedemezmiş. Ninesi de kızın bu halini pencereden seyreder, hep dertlenirmiş.

Günlerden bir gün, ninesi kızı yanına çağırmış, elinde ufak bir kutu varmış, çok güzel oymaları olan, çok çok eski tahtadan bir kutuymuş bu. Kız kutuyu açmış, içinde kalp şeklinde bir kolye, yeşim taşından bir çift küpe, tahtadan oyma bir kaplumbağa ve bir de eskimiş, paslanmaya yüz tutmuş anahtar varmış.

Nine kıza, “Seni uzun süredir her sabah pencereden izliyorum. Gözlerindeki hüznü görüyorum. Annenle baban öldüğünde seni bana emanet ettiler, ama bir yanın onların gidişiyle kilitli kaldı. Bu nedenle hiçbir şeyden haz alamıyorsun, oysa ruhumuz kendi zevki için dünya üzerindedir. Artık yeterince büyüdün. Bu kutuyu al ve yarın sabah yola çık. Kaplumbağa yol boyunca seni koruyacak, anahtar da yolunu açacak. Ne zaman ki aradığını bulduğunu anlarsan, babanın sevgisi için kalp kolyeyi, annenin bilgeliği için yeşim küpeleri tak ve bana geri dön.” demiş.

Ve böylece ertesi sabah gün doğarken küçük kız yanına taşıyabileceği kadar su ve yiyecek alıp yollara düşmüş. İçinde daha önce hiç gitmediği bu yola karşı bir ürkeklik, bir korku varmış. O nedenle ormana girmekten çekinmiş, dağa doğru patikadan yürümeye karar vermiş. Yolda yürürken bir yandan da evini düşünüyormuş. Evindeki yatağını, ninesinin yemeklerini, evin önündeki salıncağı, kır çiçeklerini, kuşların cıvıltısını düşünüyormuş. Böylece yürümüş, yürümüş, yürümüş... Artık iyice yorulup bir adım daha atamayacak hale geldiğinde etrafına şöyle alıcı gözü ile bir bakınmış. Patikanın ilerisinde, dağın uçurum yamacında bir tek ağaç görmüş. Bu ağaç gözüne çok yalnız görünmüş,  o kadar yalnızmış ki o ağaç, ona ninesini hatırlatmış. “Şimdi ninem de çok yalnız hissediyordur bensiz” diye düşünmüş ve o nedenle gidip sırtını ağaca yaslayarak dibine oturmuş. Kutudan kaplumbağayı çıkartıp avcunun içine almış: “Ninemin kaplumbağası, ben çok yoruldum. Burada, bu yalnız ağacın gölgesinde biraz kestireyim, sen de beni koru” demiş, demiş ve uykuya dalıvermiş.

Rüyasında dağın zirvesine vardığını görmüş. Tam zirvede kocaman bir kartal yuvası varmış. Yuvanın etrafını şöyle bir dolaşayım demiş. Yuva o kadar büyükmüş ki etrafını dolanırken saatler geçmiş, güneş batmaya yüz tutmuş. Hava iyice kararmış. Küçük kız bir de ne görsün, kartal tam karşısına konmuş ona bakıyor.

Küçük kız, kartalı görünce çok korkmuş, çünkü kartalın bakışları çok sert, gagası çok sivriymiş. Kartal da gözlerini dikmiş kızı inceliyormuş.

Sonunda kartal konuşmuş: “Sen kimsin ve yuvamda ne arıyorsun?” demiş. Küçük kızın korkudan dizlerinin bağı çözülmüş, oracığa çöküvermiş. Ne diyeceğini bilememiş. Başlamış hüngür hüngür ağlamaya.

Ve sonra, kartal yavaşça kıza yaklaşmış, kocaman kanatlarını açmış ve kızı kanatlarının arasına almış.

Ve kız hatırlamış...

Annesinin ve babasının şefkatini, sevgisini, ona nasıl sarıldıklarını hatırlamış. Ağlamış, ağlamış, ağlamış... Kız ağladıkça elindeki tahta kutu yeşillenmiş... Kız birden kutudaki anahtarı hatırlamış. Onu çıkartıp kartala göstermiş. Kartal da “artık anahtara ihtiyacın kalmadı, çünkü sen hatırladın. Kalbinin kilidini gözyaşların açtı.” demiş. “Artık SERBESTsin.”

Bu sözleri kalbinde hisseden kız o kadar hafiflemiş ki birden uyanıvermiş. Elindeki kaplumbağaya bakmış ve gülümsemiş. Kuş gibi hafif hissediyormuş kendini... Ayağa kalkmış, sırtını dayadığı ağaca bakmış, teşekkür etmiş ona gölgesini paylaştığı için. Sarılmış ağaca sıkıca, “artık yalnız değilsin” demiş “benim bir yanım hep seninle olacak, sen de hep benimle. Tıpkı ninemin sevgisinin benimle olduğu gibi ve benim de hep onunla.”

“Evet,” demiş ağaç da ona “benden ninene bir mesaj götür. De ki ona, artık o da SERBEST, sırtındaki tüm ağrılar kireçlenmiş sorumluluklar, artık taşımasına gerek olmayan sorumlulukları bırakabilir” ve rüzgar da tekrarlamış: “Taşıma, serbestsin.”

Ve böylece kız kolye ve küpelerini takmış. Çiçekleri koklayarak kuşlarla konuşarak, güle oynaya, şarkılarla evine dönmüş. Ninesini dimdik, gülümseyerek onu beklerken bulmuş. Koşarak ona sarılmış.

O günden sonra sabahları güneş doğarken verandadaki salıncakta ikisi birlikte oturmuş ve doğanın keyfini birlike çıkartmışlar.

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Tebessüm

Kapına leylaklar bıraktım bugün, dedim ki, belki sabah uyurken burnuna bir koku çarpar, rüyanın bir parçası olur o koku, gülümsersin uykunda, belki beni hatırlatır sana, giriveririm rüyana belli mi olur...

Sanki mutluymuşuz gibi hatırlarsın beni, dudağındaki tebessümden anlar pencerenden süzülen meltem, haber verir bana...

Göremiyorum seni, uzaktan bile bakmamı istemediğini biliyorum... Gördüğün deniz ile, aldığın nefes ile yetiniyorum... Senin kokladığın leylak benim nefesime işliyor...

Yalnız ölmek istediğini biliyorum, o nedenle bir kedi bile almadın yanına, kendi çileni bir tek kendinle çekiyorsun. Saygı duyuyorum, yine de her sabah o mis kokulu çiçekleri bırakıyorum kapına... Dudağında benden bir tebessüm ile veda et istiyorum hayata...

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Kim

Görsel: www.ofpof.com
Kim böyle bir şey düşünürdü ki? Aklıma bile gelmezdi... Gayet de mutlu görünüyorlardı oysa buradayken, usulca yanaşmalar, kaçamak bakışmalar... Bir kahkahaları vardı, hani başını şöyle eğersin yana da, elin de dizine çarpar gayr-i ihtiyarî, saçların hafiften savrulur kahkahanın etkisiyle... Sonra bir perçem düşer yanağına, adam bir parmağı ile düzeltir saçını hani, yanağına değmemeye çalışarak, ama aslında değmenin getirdiği o gerilim ile... Bilirsiniz canım o kahkahaları...

Kimsenin aklına gelmemişti buradan ayrılır ayrılmaz ayrı yollara doğru gidecekleri... Hani tamam, belki evlenmeyebilirlerdi, o daha uzun bir süreç, ama yolları sadece kesişmemiş de bir süre paralele gidecekmiş gibiydi...

Yazık, çok yazık olmuş... Şimdi bir ömür boyu o "BELKİ" kalacak akıllarında... Yanağa değemeyen o parmak havada kalacak bir ömür boyu... "Ya değseydi..." diye başlayan tüm o hayallerde...

Yaşanmamış bir aşkın öyküsü bu...

29 Mayıs 2017 Pazartesi

Gürültü

Çok fazla bana bu gürültü, kaldıramıyorum... Her dakika başka bir ses... Kulaklarımı tırmalıyor tüm o sesler, yoruyor beni... Kafamın içinde yankılanıyor, çığlık çığlık... Kuşlar, kuşların çığlıkları ön planda... Çeşit çeşit... Kimi tiz, kimi pes perdeden... Susmuyorlar...

Leş bulmuş avını didikleyen kargalar, sanki kendileri yetmezmiş gibi, bir de arkadaşlarını çağırıyorlar... Martılar hızla pike yapıyor üstlerine... Bir kavga, bir kıyamet...

Hele koku, o koku en dayanılmaz olan... Çürümenin kokusu... İnsan alışır sanıyor, zamanla duymaz olur sanıyor, ama ne mümkün... Unutturmuyor kendini, ağır leş havası... Görmesem de biliyorum oradalar... Tek başıma ne kadarını gömebilirim ki... Bunca ceset, yığın yığın... Gözlerimi oyduğumda, unuturum sanmıştım oysa, burnumdan, kulaklarımdan atamıyorum ki, kafamdan atayım...

Bir ben, burada, ölümümü bekliyorum...

- Last man on earth -

12 Nisan 2017 Çarşamba

Saat

Saatim yok, tam olarak bilemem, ama belki de akşam olmuştur... Uzunca bir süre olmuş gibi geliyor bana... Belki de 10 dakika bile olmadı... Zaman kavramımı kaybedeli çok oluyor... Böyle ellerim kucağımda oturuyorum işte bir süredir. Arada uyuyakaldım sanırım biraz da... Pencereler sıkıca örtülü her zaman, güneş dokunuyor çünkü bana... Hasta ediyor beni... İçimden oyunlar uyduruyorum bazen, kafamın içinde resimler çiziyorum mesela... Mor bir kuş çizdim ilk önce, ağzında kocaman bir ağaç vardı, upuzun dalları olan bembeyaz bir ağaç, ağacın üstünde evler vardı minik minik, her biri başka bir renk, perdeleri kapalıydı onların da, kırmızı, yeşil, mavi, rengarenk çiçek çiçek perdeler... Perdelerdeki çiçeklerde arılar vardı, pembe arılar, bal için öz topluyorlardı çiçeklerden, kovanlarına gidip geliyorlardı...Kovanları bir mağaranın içindeydi, buzulların orada... Kutup ayısı şaşkın bakıyordu arıların uçuşlarına... Elinde bir sepet vardı, sepetin içinde de bir kız çocuğu, oturmuş kitap okumaya çalışıyordu, sepet sallandıkça satırları karıştırıyordu ve o nedenle başka başka öyküler çıkıyordu her okumasında kitaptan...

İşte böylece geçti saatler, ama kaç saat oldu annem gideli, bilmiyorum... Belki de gelir birazdan...

6 Ocak 2017 Cuma

Her şey olması gerektiği gibi

Görsel: http://www.kadinvekadin.net/
Tekrar baktı etrafına, düzeni kontrol etti... Her şey olması gerektiği gibiydi... Örtüler, yastıklar, perdeler... Mutfakta bütün bulaşıklar yıkanmış, yerine yerleştirilmiş, tezgah parlıyor, eviye güzelce ovulmuş... Yemekleri sabah erkenden pişirmişti zaten, uygun servis kaplarına aktarmış, buzdolabına yerleştirmiş, tencereleri yıkayıp yerine kaldırmış...

Banyo, aynasına kadar silinmiş, kireç çözücülerle ovulmuş... Çamaşırlar yıkanmış, ütülenmiş, yerlerine kaldırılırken dolapların içleri boşaltılıp tozu alınmış, kıyafetler tek tek yeniden katlanmış ve renklerine göre işlevlerine göre dizilmiş...

Dolapların tepesinin, klozetin kapağının, sandalyelerin arkasının tozları alınmış, ayakkabılar silinip boyanmış, ayakkabılığa yerleştirilmiş...

Her şey olması gerektiği gibiydi, ama yine de unuttuğu bir şey varmış gibi geliyordu... Bazen kapının aralığının tozunu alırken bir şeyin ucu geliyordu aklına, bir düşüncenin ucu, bir hayalin parçası, bir rüya kırıntısı...

Pencerenin pervazını silerken, bulaşık makinasından çıkarttığı kaşıkları, bıçakları bezle parlatırken, o eksik parçanın ucunu yakalamaya çalışıyordu, ama tutamıyordu bir türlü...

Bazen, annesine soruyordu, ya da kocasına, "eksik bir şey mi var?" diye... "Neyi unutuyorum?" diye...

Cevap hep aynı oluyordu, net bir şekilde geliyordu:

- Her şey olması gerektiği gibi...

Ne yazık ki...

11 Kasım 2016 Cuma

Ayakları

Ayakları hep üşürdü... Küçücük küçücük ayakları vardı, bir türlü çorap giymeyi sevememişti... Eve gelir gelmez ayakkabılar bir tarafa, çoraplar diğer tarafa, çıplak ayak gezer, sonra da hırkasına sarınırdı... Üşümedin mi? derdim, Üşümedim, derdi. Getir bakayım ayaklarını, derdim... Mahçup bir gülümseme ile uzatırdı, buz gibi ayaklarını... Ellerimin arasında ısıtırdım onları, sıcacık yapardım kanepede uzanırdı hemen, kedi gibi kıvrılırdı... Sıcacık bir kadındı, sadece ayaklarıydı buz gibi olan... Ördüğü battaniyeyi çekerdik üzerimize, o kanepeye kıvrılmış, ayakları benim kucağımda, üzerimizde artık yünlerden battaniye... Birer fincan kış çayı mis gibi zencefil - tarçın kokan...

Taş yağsın isterse fark etmez... Kucağımda minicik ayakların, burnumda tarçın kokusu, bir yudum sonsuzluk...

7 Kasım 2016 Pazartesi

Bilet

"Biletçi, bakar mısın?" diye seslendi arkasından adamın... Gişeyi kapatmış, hızlı adımlarla ilerlemeye başlamıştı adam... Duymadı mı, yoksa duymak mı istemedi, bilemiyorum... Öğlen yemeği için evine gidiyordu belli ki, vakit dar, yol uzundu belki de... Ya da önce halletmesi gereken başka işleri vardı, ekmek ve yoğurt götürmesi gerekiyordu eve, bakkala uğrayacaktı ama önce borçlarını kapat derse bakkal, ne cevap verecekti, onu hesap ediyordu kafasında...

Ama ilk otobüse bilet alması, hemen gitmesi şarttı bu şehirden... Öğle paydosunu bekleyemezdi, mümkünü yok bir saat daha geçiremezdi buralarda... Hemen gitmesi şarttı... Kalkan otobüse doğru seyirtti mecburen, biletçi çoktan uzaklaşmıştı çünkü o bunları düşünürken... Belki şoföre yalvarsa, ilk duraktan alsa bileti, kim bilir... Koridorda bile oturmaya razıydı, öyle cam kenarı, muavin arkası gibi takıntıları yoktu... "Yok, yok, yalvarsam kesin alırlar beni" dedi sesli sesli, kendi sesini duydu, irkildi... Koşmaya başladı otobüse doğru... Biletsiz de olsa, binmeliydi ilk otobüse...

18 Ekim 2016 Salı

Dev

Hani bir dev adam vardı, mavi gözlü bir kadını seven... Hatırlıyor musunuz? Birlikte dönme dolaba binmek istediler, almadı dönme dolaplar dev adamı... Adam döndü, mavi gözlü kadın onunla döndü...

Salıncağa binmek istediler, salıncak almadı dev adamı, adam sallandı, mavi gözlü kadın onunla sallandı...

Birlikte tahteravalliye binmek istediler, adamın yüreği hafif çekti, kadınınki ağırlaştı, ağırlaştı... Adamın yüreği mavi gözlü kadınla birlikte oldukça hafifledi, sevdikçe uçar gibi oldu, göklere çıktı...

Mavi gözlü kadının yüreği dev adamla birlikte oldukça ağırlaştı, daha çok endişe etti onun için, onu korumak istedi artık çocuk olduğunu unutanlardan... Endişe ettikçe daha da çöktü, ağırlaştı ayakları, artık dans etmek istemez oldu...

İşte bu hikaye yalnız kalmayı unutan mavi gözlü kadının hikayesi... Bugünü yaşamayı unutan mavi gözlü kadının...

25 Haziran 2016 Cumartesi

Sulu

Öyle sulu şakalar yapardı ki, hiç hoşuma gitmezdi... Bütün ciddiyetimle kızardım ona... Sinirlenir, bağırırdım bazen... Yine de neşesini kaçıramazdım... Beni kendi sulu alanına çekmeye çalışmaktan asla vazgeçmedi... Ve inanır mısınız, bir defa bile ne kadar sıkıcı olduğumu hissettirmedi bana, o ciddi olmaya çalışan, sevimsiz halime bakıp bir üf demedi...

Bana göre kendi hayal dünyasında yaşıyordu, gerçek dünyayı asla ciddiye almıyordu. Şaka gibi yaşıyordu hayatı. Ne kadar gamsız, ne kadar vurdum duymazdı... Benim ise hayattan beklentilerim vardı. Çok başarılı, çok zengin, çok sorumluluk sahibi ve daha çok çok bişeyler olacaktım... Böyle bir dünya ciddiyet ister sanıyordum. "Sıkıcı biri nasıl yaratıcı olabilir" diye hiç sormadım kendime. Ben olması gerekendim... O ise kötü örnek...

Yıllar geçti... Sulu şakalar yapan bir insanın iç dünyası nasıldır, hiç merak etmedim... Gerçekten çocuk muydu içi? Hayattan zevk almasını bilen biri miydi yoksa sadece korkularını mı bastırıyordu acaba? Bir süre sonra kestim arkadaşlığımı, çünkü bence o bir baltaya sap olamayacaktı. Benim ise yolum açıktı, çalışkandım, sebatkardım, hevesle saldırıyordum görevlerime, sorumluluk sahibiydim...

Yıllar geçti... Yoruldum, sıkıldım, eğlenmeye zaman ayırmak gerekliymiş, bunu fark ettim... Ne yazık ki, aynı anda eğlenmeyi bilmediğimi de fark ettim... Anladım ki, aslında çok sıkıcı biriyim. Kendimi bile eğlendiremeyen, inatçı, somurtuk, yanındakilerin de neşesini kaçıran biri...

O mu? Tahmin edemediniz mi? 

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Ihlamur

Ihlamur kokulu bir aşkı çağrıştırırdı bana bakışların... Neden ıhlamur dersen, yazın o en güzel günlerinde, havalar cehenneme dönmemişken daha, başlar ıhlamur çiçeklerinin kokusu, hafif bir gıdıklanma ile gelir burnunuza ilk notaları ıhlamur çiçeklerinin, sonra bir adım daha atarsınız, miskler gibi karşılar sizi ıhlamurun zenginlikleri, dayanamaz bir adım daha atarsınız, artık kokuyu almamanız mümkün olmayan derinliklere dalmışsınızdır, kaçışınız kalmaz ve baygın bir koku sarar etrafınızı... Bir tane değildir çünkü ıhlamurun çiçeği, yüz tane, bin tanedir etrafınızda, ıhlamur çiçeği asla yalnız değildir... Biri de bir, bini de bir diyemezsiniz konu ıhlamur olduğunda, tümüyle gelir sarar sizi, burnunuzu, zihninizi, tüm benliğinizi kaplar, artık kaçmak mümkün değildir ıhlamur kokusundan, karşı koymak, uzaklaşmak mümkün değildir... Bir defa kapıldınız mı ıhlamurun kokusuna bütün gün sizinledir artık... Hele akşam sarmalamışsa sizi çiçekler, rüyalarınız bile ıhlamur kokuludur o gece...

Işte o an, o ıhlamur kokulu bakışları görünce, korktum senden ve benden götüreceklerinden...

13 Mayıs 2016 Cuma

Kıskanıyorum

Fotoğraf: Mahmut Özdemir
Kıskanırdım onu hep, hala da deli gibi kıskanıyorum... O daha güzel bir bebekti belki, ama ne fark eder, bir kazaya bakar hepsi... Yüz güzelliği nedir ki? Daha iyi huyluydu, uysal, ama zeki bakışları vardı... Boyu biraz daha kısa, elleri biraz daha tombul... Ben de o kadar sevimsiz sayılmazdım sonuçta... Güzel bir gülüşüm, parlayan gözlerim olduğunu söylerlerdi...

En yakın arkadaşım değildi sonuçta, ama aynı yatakta yatırırlardı bizi... Benim onu koruduğumu, avuttuğumu sanırlardı. Geceleri ağladığında sarılırdım ona bazen, ama bazen de o kadar kızardım ki, bir tekme sallardım bacağına battaniyenin altından... O zaman basardı yaygarayı iyice, biri gelip ışığı açtı mı, koca koca açardı gözlerini...

İşte o zaman da böyle kıskanırdım onu gittiği kucaktan... Ben ağlamadığım için o çıkardı kucağa... Büyüklerin yanına giderdi, ağladığı için...

Ben ağlamazdım, gözlerimi kocaman açamazdım da zaten... Olsa olsa yumruklarımı sıkardım... Belki de yumruklarımı sıkabildiğim için hep benim yanıma verirlerdi onu... Kocaman gözlerini bana çevirmesi etkilemezdi beni diğerleri gibi... Ağlasın isterdim bir yandan, ağlatayım onu, bir yandan da deli gibi kıskanırdım ağlayabilmesini...

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Aydınlık

Eve perdenin aralığından giren güneş aydınlık benim için, o da sabahın erken saatlerinde yalayıp geçer zaten… Kuzeye bakıyor pencereler, güneşten çok gölge olur ışık bizim evde… Sürekli dans eden gölgeler dolaşır evin içinde… Hele de tek başınaysa insan, delirmemek biraz zor. Mutlaka ses istersin evde, televizyonu her odaya koymak, hepsinde açık bırakmak istersin… Karanlığı beklersin resmen gölgelerden kurtulmak için…
Banyoda mesela, sırtın dönükken kapıya, bir karaltı geçiverir arkandan… Bilemezsin gerçek mi, yoksa ışık oyunu mu? Bir ÇAT kopar sessizliğin ortasında ısınan parkelerden… Biri mi bastı geçti diye aklın karışır…
“İyi saatte olsunlar” demişler ya adına eskiler, kimin iyi saati acaba? Onların herhalde, benim iyi saatim yok çünkü sürekli gölgelerin, seslerin koridorlarını turladığı bu evde…  
Delirmek işten değil.

20 Nisan 2016 Çarşamba

Yaralı

Yaralı orada öylece uzanmış yatıyordu... Bacağında tuhaf bir şekil, sanırım kırılmış... Elleri iki yana açık, sanki dua eder gibi, teslimiyetle açılmış...

Gözlerinde tuhaf bakışlar, acı içinde ya da dehşetle açılmış değil, şaşkınlık ifadesi var gözlerinde... Böyle bir kaza geçirsem benim de öyle olurdu herhalde... Araba çarpsa ya da ne bileyim karşına bir soyguncu çıksa, yine de bir anda olup bitiverse her şey, yine de bir nebze hazırlıklı olur insan, kalabalık bir sokakta olsan yanından geçen insanlardan zorla sıyrılsan biraz beklersin yine başına bir şey gelmesini...

Gökten taş yağsa başına insanın ancak bu kadar olur ya da saksı düşse... Ama değil, bunların hiç biri değil yaralanmanın nedeni... İnsan düştü üstüne... İntihar etmek için bu tenha sokağın nispeten yüksek çatısını tercih etmiş bir insan...

Aşağıya bakmaya cesaret edemedi, gözlerini kapatıp attı kendini belki de...

Ve adamın üstüne iniverdi... İndi ve burnu kanamadan kalktı...

Zavallı yaralı, orada şaşkın bakışları ile elleri göğe açık, kalakaldı...

21 Aralık 2015 Pazartesi

BUNA MI MİNNET DUYACAĞIM YANİ?

Görsel: http://www.siirfm.com
Benim kimseye minnet borcum yok. Ne yaptıysam kendim yaptım, tırnaklarımla kazıdım hayatı. Doğuştan yalnızdım zaten. Bir çöp bidonunun yanında buldum kendimi, emzirdim, büyüttüm. Pamuklara sarmadım, çöpte pamuk yoktu zira… Uzunca bir süre o çöp bidonunu annem sandım, etrafında çöplenen köpeği de babam…
Sonra sonra, beni orada görenler, bir şeyler verenler oldu… Kendi vicdanlarını rahatlatmak için çoğu… Onların günah yiyicisiydim… Attıkları paçavralar, kokuşmuş yemekleri ziyan olmuyordu böylece. Ele güne karşı ne kadar yardımsever olduklarını benim üstüm başım gösteriyordu sanki…
Buna mı minnet duyacağım yani?
Sonra akrabalarım vardı, kaşık ile verip de sapı ile gözümü çıkartanlar… Gösterdikleri tek duygu acıma ile karışmış çürük bir merhamet, yürekten değil de mideden geliyor sanki… Yatacak bir yer karşılığında özgürlüğüm, bir kap sıcak çorbanın bedeli komşulara dedikodu malzemesi: “Kendi çocuklarımın rızkından kesip onu besliyoruz, ama nankör işte…” ile başlayan cümleler…
Buna mı minnet duyacağım yani?
Bir de okula yazdırdılar beni… “Kafası biraz ağır çalışıyor, ama acıdık, ne yapalım”larla başlayan uzun ders çalıştırma saatleri… “Hiç değilse liseyi bitirseydin…”lerle devam eden aba altında sopa göstermeler, bir baltaya sap olamazsa başımıza kalır korkuları… Ömür boyu o bir kap yemeği bana verme mecburiyetinden kurtulma çabalarına en fazla acıyorum…
Buna mı minnet duyacağım yani?
Baktılar lise de bitmiyor -hem neden o sisteme ayak uydurmak zorunda olayım ki, ben aykırı olmayı seçmişim bir defa – bu defa elime parayı sıkıştırıp “al bu sermayeyi de bir dükkan aç bari kendine” oyunu sergilenmeye başladı, sanki onların parasına çok ihtiyacım varmış gibi… Evlerinde uzun boylu misafir kaldım ya, sırada “bir an evvel evlense bari”ler… Aykırıyım ben, niye evlenecekmişim ki… Verdikleri parayı o nişanlı ile yedim, sonra terk ettim onu da… Mecbur muyum canım onların istediği dükkanın başında durmaya, onlar istiyor diye biri ile evlenmeye…
Buna mı minnet duyacağım yani?
Nefret ediyorum hepsinden… Acınası yaratıklar… Çöp bidonunu anne bilseydim daha iyiydi. Bir de nankör demiyorlar mı…
4 Mayıs 2015

24 Ağustos 2015 Pazartesi

GİTMEK

Görsel: http://www.renklidergi.com
İtiraf edin. Hiç biriniz benim gittiğim gibi çekip gidemezsiniz. Hepiniz rol yapıyorsunuz. Tırnaklarınızı geçirmişsiniz oturduğunuz yerlere ve asla bırakmamak için bahaneler bulup duruyorsunuz.
Tek tek, her biriniz benim yerimde olmak istediğini söyledi, oysaki. Bazılarınız hayallerini çalmakla suçladı beni.  Ben de inandım ve kendimi daha bir iyi hissettim giderken. Hepinizin hayalini gerçekleştiriyordum ne de olsa. “Gitmek tedirginliği kaldırmaz”, dedim kendi kendime. “Hem bak, Can Dündar da aynısını söylememiş mi? Sırt çantan hep hazır durmalı, alıp çıkabilmelisin, vurabilmelisin yollara kendini”.
Sonra? “Sonrasını düşünmek gitmemek için bahane aramaktır”, dedim. Hadi, cesaretin varsa at benim gibi adımını, arkasını düşünmeden.
Sorsam, hepinizin emeklilik hayali benim yaptığımı yapmak. Ben bunu şimdi yaptım. Ne kaybederim, diye durup düşünmedim bir an için. Kayıplarımla kazançlarımı karşılaştırmadım, pazarlık yapmadım.
Çantamı aldım ve çıktım sadece.
Yorumlayamadığınız bir çığlıktı oysa terk edişim. “Beni tutun” yalvarışı vardı içinde. İstemez miydim ben de sizin gibi uyum sağlamak? Asimile olmanın cazip çekiciliğini hissetmemiş miydim iliklerimde? Sizin gitmek korkunuz bende bir kalmak türküsü idi sadece. Durabilseydim gider miydim? Uyum sağlayabilseydim sizin gibi? Tırnaklarımı geçirebilecek bir zemin bulsaydım, tutunmaz mıydım?
Pişman mıyım? Herkes kadar. Bazen pişmanım yerin dibine kadar, bazen hiç de değilim. Bizi pişman kılan nedir? Başka bir hayatın ihtimali mi? Daha iyi bir hayatın? Daha iyiden kasıt nedir bu durumda? Daha başarılı mı? Daha mutlu mu? Kim daha mutlu gece yatağa yattığında, bilebilir misiniz?
Şüphesiz ben değilim, giden bendim ne de olsa. Rahatsız bir ruh. Sizi de rahatsız etmiyor muydum? Hem kalışımla, hem de gidişimle tedirgin etmedim mi? Sorgulamadınız mı kalışınızı? “Yok, yok, kalmam lazım benim.” diye hesap etmediniz mi kendi kendinize.
Benim için de böyle işte. Ben de soruyorum derinlerde. “Yok, yok, gitmem lazımdı benim.” diyorum kendimi inandırmak isteyerek.
Yolun sonuna vardığımız bugün, gitmek de bir kalmak da… Giden ne buldu, kalana ne kaldı? Mutlu muyuz bir adım daha?
Atmaca gibi bekliyorsunuz hala biliyorum. Ağzımdan çıkacak “pişmanım” sözünü bekliyorsunuz. “Biz sana demiştik.” diyeceksiniz hep bir ağızdan, halinizden memnun gülümseyeceksiniz. Bir tek ben emin olamayacağım hala, kalmak daha mı iyi olacaktı sizce?
8 Mart 2012

İLK GÜNAH

Görsel: anaeraida.blogspot.com.tr
“Git buradan, seni sevmiyorum artık” diye bağırıyordu küçük kız teyzesinin ardından. “Senden nefret ediyorum” diye edepsizce çığlıklar atıyordu. İçinde ise büyümekte olan bir korku vardı, iki başlı ejderha gibi bir korku. Söyledikleri doğru değildi, tabii ki. Sevmediği ya da nefret ettiği doğru değildi. Korkusunu gizleyen sözlerdi onlar: Yalnız kalmak, sevilmemek… Ömrü boyunca korkacağı, hayatını esir alacak, tüm ilişkilerini etkileyecek korkunun temelleri atılıyordu o “edepsizlik” sahnesinde, sahte sinir krizleri ve çığlıklar arasında.
Daha 5 yaşında anlayabiliyordu sevilmemenin, ömrü boyunca yalnız ve sevgisiz kalmanın ne demek olabileceğini. Bunun gücünü biliyor ve teyzesini de bununla tehdit ediyordu o “büyümüş de küçülmüş” aklıyla. Bu aynı zamanda şeytanla imzaladığı bir anlaşmaydı, bunun ne demek olduğunu bilmese de içinde o soğuk, ama yakan elin yüreğini sıkmaya başladığını hissediyordu. Teyzesini tehdit ettiği o büyük güç kendini de tehdit edecekti bundan böyle, hem de ömrü boyunca. Söylediği bir yanlış kelime, işlediği en ufak bir hata “ömür boyu sevilmeme” kapısının anahtarı olabilirdi.
“Aşağı bakma sakın” Tehlikeyi görmediğin müddetçe güvende sayılırsın. Farkında olmadığınız birşeyden korkmazsınız. Küçük kız da koşulsuz sevmeyeceğini düşündüğü anda koşullu sevgiler gerçeğini yarattı kendisi için. Hep en iyi, en akıllı, en uslu, en başarılı olmak zorundaydı artık. Kendi ile bir yarış içinde olacaktır, “Aferin”lerle birlikte sevgiyi de haketmek için. Artık kendi olarak mükemmel değildir. İlk günah işlenmiştir. Büyüklerin dünyasına adım atılmıştır artık.
10 Ekim 2003

SOBA

Oda kapkaranlık… küçük kız ağlıyor… büyüğü ders çalışıyor… aynı odadalar… sobanın başında… Dışarısı soğuk… kendi odası soğuk… burada olmak zorunda… ışık yakılmayacak kadar aydınlık… ama karanlık oda… para yok… ışık yakılamaz… kapıyı açma, soğuk geliyor içeriye… baba TV seyrediyor… yapacak başka bir şey yok…
Anne, o nerede? içeride çamaşır yıkıyor anne… Otomatik makine yok, pahalı… Anne bütün hafta çalışıyor zaten.. ama çamaşırlar yıkanmalı… birazdan yemek saati gelecek… biraz önce ise çocuklara banyo yaptırmış… üstü başı ıslak… hava soğuk… ama o anne.. üşütmez…
Ya baba? O ne yapar… TV seyrediyor… Sobanın üzerinde bir kazan… Su kaynıyor… Tepesinde çamaşırlar asılı… Sobanın kenarına çekilen sandalyelerde banyo havluları atılmış. Onlar da kurumalı… hava nemli, soğuk ve loş… Yanık kokuyormuş ama… Küçük kız ağlıyor…
Anne geldi… Kızacak… haklı… saçını süpürge ediyor bütün gün… Havlular yanmış nasıl fark etmezsiniz… ne biçim insanlarsınız siz… Birazdan da yemek istersiniz… İsteriz… Çocuğuz biz… Baba TV seyrediyor.. içerisi loş, soğuk, nemli, yalniz…
25 Ocak 2001

ÇOCUKLUK SAATİ

Görsel: http://www.cempolatoglu.com
Çocuk Saati’ni dinliyorlardı, radyonun başında, sanki sesi uzağa gelemeyecekmiş gibi – sesten de tasarruf yapıyorlardı belki de- eğmişti küçük kız başını radyoya doğru. Babası yanındaydı. İlk defa okula gitmeden önce, dışarıda da olmadan babası ile olmanın keyfini sürüyordu…
İyi ki de öğlenciydi aslında bu sene – yine de erken kalkmak zorunda olmamayı yediremiyordu hala kendine- sabahın keyfi daha bir farklıydı babası ile, ödevlerini yapmanın bile…
İyileşmişti babası, artık hasta değildi. Ama bunu işyerine söylememişti herhalde onu taburcu eden doktorlar. Ne zaman söyleyeceklerdi, belli değil. İyiydi babası artık, hasta değildi.
Bahardı mevsim, kuşların ötüşünü hissedebiliyordu dışarda ve içindeki kuşların ötüşünü ben bile duyabiliyorum bunca yıldan sonra… Babası yanındaydı ya… İlk defa onunla konuşacak birisi vardı yanında…
“Baba,” dedi, “hava çok güzel, bak güneş var. Lütfen hırka ile gideyim bugün okula, manto giymeyim, lütfen.”
“Dışarısı soğuktur kızım, hastalanırsan annen ne der sonra bize?”
Hep “kızım” derdi babası ona, çok da güzel söylerdi. Geceleri yatarken “iyi geceler” dediğinde “iyi geceler, kızım” diye cevap verirdi mutlaka, “kızım”ı öyle güzel vurgulardı ki, ömrü boyunca sevdi küçük kız o kelimeyi.
İkna edebiliyordu babasını. Onu dinlerdi çünkü, zamanı vardı belki de artık… Manto giymedi o gün okula giderken. Aralarında bir sırdı bu. Sonsuza kadar söylemediler anneye…
Çocuk Saati’nden önce ders saatiydi. Kendi yapardı ödevlerini aslında hep, ama babasına onaylatmak isterdi. “Di mi, baba?” diye sorardı mutlaka… Koskoca kızdı 8 yaşında… ama babası kadar bilemezdi ya…
Ve okula gidiş, uzunca bir yoldu aslında sanırım, ama küçük kıza kısa gelirdi. Üzerinde hırkası ile, güneş parlarken, içinde kuşlar cıvıldarken, o yol hiç bitmesin isterdi…
Bundan daha çok isteyebilir miydi o yolun hep sürmesini, daha 20 yıl aynı evde oturacağı babası ile ilgili son anısının bu olacağını bilseydi?
30 Ocak 2001
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...