tasvir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tasvir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Kim

Görsel: www.ofpof.com
Kim böyle bir şey düşünürdü ki? Aklıma bile gelmezdi... Gayet de mutlu görünüyorlardı oysa buradayken, usulca yanaşmalar, kaçamak bakışmalar... Bir kahkahaları vardı, hani başını şöyle eğersin yana da, elin de dizine çarpar gayr-i ihtiyarî, saçların hafiften savrulur kahkahanın etkisiyle... Sonra bir perçem düşer yanağına, adam bir parmağı ile düzeltir saçını hani, yanağına değmemeye çalışarak, ama aslında değmenin getirdiği o gerilim ile... Bilirsiniz canım o kahkahaları...

Kimsenin aklına gelmemişti buradan ayrılır ayrılmaz ayrı yollara doğru gidecekleri... Hani tamam, belki evlenmeyebilirlerdi, o daha uzun bir süreç, ama yolları sadece kesişmemiş de bir süre paralele gidecekmiş gibiydi...

Yazık, çok yazık olmuş... Şimdi bir ömür boyu o "BELKİ" kalacak akıllarında... Yanağa değemeyen o parmak havada kalacak bir ömür boyu... "Ya değseydi..." diye başlayan tüm o hayallerde...

Yaşanmamış bir aşkın öyküsü bu...

4 Mayıs 2017 Perşembe

Kadeh

Nişantaşı'nda bir apartman, daracık bir girişten antika bir asansörle çıkılan 4. katta... Hani kapı açıldığında köhnelik çarpan evlerden biri... yaşlanmış, içinde yaşayanlarla ve tüm eşyalarıyla birlikte yaşlanmış bir ev... En son ne zaman yeni bir eşya girmiş içine, o bile unutulmuş... O kadar yaşanmamış ki yakın zamanda, danteller kolalanmış haliyle kaskatı duruyor, bir kısmı da tozdan sertleşmiş oysa... Kola mı kaldı artık, cancazım... Eskidenmiş o sakız gibi yıkanmış örtülerin kolalanıp gerdirerek serildiği zamanlar...

Yaşlı, ama sanki hiç yaşanmamış gibi dedim, dedim ama, o büfe ayrı...  Cam büfenin yanına yaklaştınız mı bambaşka bir hayat görüyorsunuz içinde... İncecik kristalden yanar döner renkli likör kadehleri, eskiden belki siyah-beyaz olan ama artık sarı-kahve genç kız fotoğrafları, gülen yüzler, dans eden bedenler... Başlı başına kendi hayatı var o büfenin resmen... Odadaki yıkanmamış ince belli çay bardaklarına inat, ince Çin porselenleri, bir zamanlar özenle parlatılmış ama artık leke leke çatal-bıçak seti, kristal kadehleri ile bambaşka bir zamana işaret eden bir hayat...

İşte geldik gidiyoruz...

25 Haziran 2016 Cumartesi

Sulu

Öyle sulu şakalar yapardı ki, hiç hoşuma gitmezdi... Bütün ciddiyetimle kızardım ona... Sinirlenir, bağırırdım bazen... Yine de neşesini kaçıramazdım... Beni kendi sulu alanına çekmeye çalışmaktan asla vazgeçmedi... Ve inanır mısınız, bir defa bile ne kadar sıkıcı olduğumu hissettirmedi bana, o ciddi olmaya çalışan, sevimsiz halime bakıp bir üf demedi...

Bana göre kendi hayal dünyasında yaşıyordu, gerçek dünyayı asla ciddiye almıyordu. Şaka gibi yaşıyordu hayatı. Ne kadar gamsız, ne kadar vurdum duymazdı... Benim ise hayattan beklentilerim vardı. Çok başarılı, çok zengin, çok sorumluluk sahibi ve daha çok çok bişeyler olacaktım... Böyle bir dünya ciddiyet ister sanıyordum. "Sıkıcı biri nasıl yaratıcı olabilir" diye hiç sormadım kendime. Ben olması gerekendim... O ise kötü örnek...

Yıllar geçti... Sulu şakalar yapan bir insanın iç dünyası nasıldır, hiç merak etmedim... Gerçekten çocuk muydu içi? Hayattan zevk almasını bilen biri miydi yoksa sadece korkularını mı bastırıyordu acaba? Bir süre sonra kestim arkadaşlığımı, çünkü bence o bir baltaya sap olamayacaktı. Benim ise yolum açıktı, çalışkandım, sebatkardım, hevesle saldırıyordum görevlerime, sorumluluk sahibiydim...

Yıllar geçti... Yoruldum, sıkıldım, eğlenmeye zaman ayırmak gerekliymiş, bunu fark ettim... Ne yazık ki, aynı anda eğlenmeyi bilmediğimi de fark ettim... Anladım ki, aslında çok sıkıcı biriyim. Kendimi bile eğlendiremeyen, inatçı, somurtuk, yanındakilerin de neşesini kaçıran biri...

O mu? Tahmin edemediniz mi? 

22 Ocak 2016 Cuma

Şu bizim zeytinyağı…

Görsel: http://www.ciftcideneve.com
Zeytinyağı, bizim zeytinyağı… O kadar bizim ki, annemiz, kardeşimiz, çocuğumuz gibi bizim… Bir şekilde çok iyi bildiğimiz, birlikte yoğrulduğumuz, ancak aynı nedenle daha yakından tanımak, anlamak için çaba sarf etmediğimiz haliyle bizim zeytinyağı…

Futbol gibi, herkesin hakkında fikir yürüttüğü, ama sahaya çıkıp oynamak gerektiğinde nefes nefese kalıp orta sahaya kadar koşamadığı kadar bizim zeytinyağı…

Şarap mesela, aslında o da bizden, ancak biraz çekingenlik, biraz mesafeden dolayı, kırmış bu “tanıdıklık” döngüsünü en başından… O ya da bu şekilde, her evde bulunabilirliğinden midir bilemem, zeytinyağı henüz yolun çok başında.

Türkiye’de zeytinyağı kültürü bir yere gelir mi? Gelir elbet. Ama bunun için olmazsa olmaz bir şart var öncelikle: bilmediğimizi kabul etmek, yeniden tanışmak zeytinyağı ile, kendini bize anlatmasına izin vermek.
Kabul edin, hayatınız boyunca içinde zeytinyağı bulunan herhangi bir yiyeceği sadece zeytinyağının tadını almak için yediniz mi? Bir ayin gibi, gözlerinizi kapatıp önce koklayarak, ağzınızın içinde dolu dolu yuvarlayarak, tanıştınız mı o yağla? Bir şans verdiniz mi, kendini size anlatması için?

Bugün, sadece meraktan tanışın evinizdeki zeytinyağı ile. Tadını bulandırmadan, içine kekik, pul biber katmadan, ısıtmadan, olduğu hali ile karşınıza alın. Bu deneyim için natürel sızma, tercihen butik üretim bir zeytinyağını seçin öncelikle mümkünse. Koklayın önce şöyle bir…  Zeytinyağının içindeki meyve ile tanışın… Gözlerinizi kapatın. Yeşil zeytinden mi sıkılmış, siyahtan mı anlamaya çalışın. Bir yudum alın ağzınıza, ona zaman tanıyın, yayılsın dağılsın ağzınızın içine.

Ne arayacaksınız peki? Öncelikle zeytini arayacaksınız zeytinyağının içinde, meyvemsilik iyi bir zeytinyağının ilk şartıdır. Aromalar açısından zengin bir zeytinyağı aynı zamanda yeşil domates, badem, taze ot gibi destekleyici başka kokular da barındırabilir içinde.

Ham zeytinin acılığı da yine nitelikli bir zeytinyağının olumlu özelliklerindendir. Ağızdaki acılık ve genzinizdeki yakıcılık yüksek kaliteli, antioksidan yönünden zengin bir zeytinyağının sahip olabileceği niteliklerdendir. Bu üç özelliğin yoğunluğu ise damak zevkine göre tercih edilebilir. Tıpkı şarapta olduğu gibi, nasıl kimi insan buruk, bol tanenli, dolgun gövdeli şarapları tercih ederken kimi meyvemsi ve hafif şarapları tercih ederse, siz de zeytinyağını tanıdıktan sonra hangi özellikleri daha çok sevdiğinize ya da hangi durumlarda nasıl bir yağı tercih edeceğinize karar verebilirsiniz.

Genel olarak yoğun acı, yakıcı zeytinyağları çiğ sebzelerle servis edilirken, orta meyvemsi, hafif yakıcı yağları salatalarda, hafif olanları ise zeytinyağlı yemeklerde kullanmak daha uygun bulunmaktadır, ama kim bilir, belki siz kendinize has başka alanlar yaratabilirsiniz.


Hadi ama ertelemeyin, bugün tanışın zeytinyağınız ile, öpüşün, koklaşın, barışın…

14 Ocak 2012

12 Ekim 2015 Pazartesi

Zat-ı Âli

"Şimdi efendim arz edeyim, olay şu şekilde gelişti" diye başladı lafına, ayağa kalkıp bir yandan da ceketinin düğmelerini iliklemeye çalışırken... En sevmediğim tarz... Direkt yalakalık çağrıştıran, riya kokan hareketler...

Korkmuş belli, sinmiş bir şekilde, karşısındaki her an bağıracakmış gibi titrek bir hal, bir yandan ellerini ovuşturuyor, iliklemiş önünü, iki büklüm hala...

Bilir misiniz böylelerini... Birazcık güvende hissetsinler kendilerini derhal dikleşirler... Daha da iyi hissederlerse bir el cebe giriverir, sonra geniş hareketlerle öbür el sözlere eşlik etmeye başlar... O sahte kendine güven duygusu ile bu defa karşısındakini sindirmeye çalışır işte...

Etrafınıza şöyle bir bakın, nerede arkasına kaykılmış bilmişlik taslayan biri var, işte odur bu iki büklüm zat...

Siz bile demez, "sizler nasıl buyurursanız efendim, zat-ı âlinizden istirham ederim efendim" deyiverir karşınızda, döner bakarsınız arkanıza kim bu "ler" diye, Ali mi geldi diye...

Sevmem işte bu tipleri. Bir de eline erk geçti mi, eziverir mazlumu, dönüp ikinci defa bakmaz bile...

24 Ağustos 2015 Pazartesi

ADI BANU…

Görsel: Goth by Francisca Lucero
Adı Banu’ydu, benden farklı bir bölümde çalışıyordu. Bir gün birlikte çalışabileceğimizi hiç düşünmediğim için fazla da ilgilenmemiştim onunla. Ortak arkadaşımız yoktu, çünkü hiç arkadaşı yoktu. İşini iyi yaptığı söyleniyordu. Bu nedenle İzmir’de şubede çalışırken merkeze aldırmıştı büyüklerden biri onu. Bütün taşınma masraflarının ödendiği, hatta bir yıllık kirasının bile karşılandığı dedikoduları vardı etrafta. Bir eleman için sık görülen bir şey değildi bu.
Kendi bölümüme eleman ararken onu önerdiler bana. Departman değiştirmek istiyormuş, sigara arasında öyle demiş benim çalışma arkadaşlarımdan birine. “Bir konuş istersen onunla da, beğenebilirsin.” diye önerdi. Biraz saçmaydı. Ferhan Bey pek eleman kaptırmazdı başka bölümlere çünkü. Güçlü bir adamdı. Firmanın tepedeki 4 asından biriydi. Onunla aşık atamazdım. Yine de Banu’yu izlemeye başladım.
Karanlık bir tarafı vardı. Saçları kısacık, simsiyah. Gözleri de yemyeşil ve derin bakıyor, içine işliyor insanın bakışları, tabii boş bakmadığı bir anına rastlayabilirseniz. Akşamdan kalma gibi bir hali var. Yok, öyle âlemci bir tip değil, daha çok evde viski içen tiplerden. Yüzü çok güzel, biçimli ve karakter sahibi. Camın önünde, eli şakağında, bir sigara bir kadeh viski ile hayal ediyorum onu. Üstünde yıpranmış, dizleri çıkmış bir eşofman belki, ya da iç çamaşırı ile oturuyor. İnsanlara bakmıyor ama, bulutlara bakıyor sanırım. Melankolik, ama vurdumduymaz bir yandan da. Bu hali ile bana benzetiyorum. Benim intiharım insanlarla, onunki tek başına, ama aynı yere gitmiyor muyuz sonuçta, ha kalabalıkta yalnızlığı seçmişim, ha yalnızlık içindeki gürültüyü…

Sık sık sigara odasında rastlaşıyoruz bu ara. Sanırım o da beni kolluyor. Yeni pozisyon için istekli belli ki. Yine de, elinde sigara, kopkoyu bir kahve, uykusuz, gözlerinin altı mor genellikle, bu hali ürkütüyor beni. O da konuşmak istiyor, cesaretini toplayamıyor belki. Selamlaşıyoruz belli belirsiz. “Dest-i izdivacınıza talibim” ağırlığında bir sessizlik. Reddedilme korkusu, geri dönüşü olmayan sözlerin ağızdan çıkma ihtimali gerilimi arttırıyor.

Sonunda dayanamayıp sessizliği ben bozuyorum. “Biliyorsun, Selin’in yerine büyük hesaplardan sorumlu olacak birini arıyoruz. Bana senin bu pozisyonla ilgili olduğunu söylediler.” Aradaki sert hava kırılıyor, derin bir nefes alıp cevap veriyor, biraz tutuk tabii ilk başlarda. “Evet, evet, düşünüyorum, tabii.” Biraz kendinden bahsediyor. İyi bir üniversite, sonra Amerika’da ihtisas, ancak ailesinin biricik kızı olarak İzmir’e geri dönüş. Anlaşılan zengin aile kızı, tatminsiz biraz. Yoksa ne işi var burada? Elmas küpeleri çekiyor dikkatimi, fikrimi pekiştiriyor.
“Peki, diyelim ben seni istedim, Ferhan Bey bırakır mı?” diye soruyorum.

“Çok sıkıldım, artık orada duramayacağım, bir yenilik arıyorum, Ferhan Bey’e de anlattım durumumu zaten, gideceğim dedim.” diyor. Dobralığı hoşuma gidiyor. Konu ile ilgisini, uzmanlığını da öğreniyorum ve düşünmek üzere zaman istiyorum.

Aslında fazla da düşünme lüksüm yok, Selin’in ayrılmasına az kaldı ve gitmeden işi birine devretmezse çok sıkıntılı günler geçireceğiz. Başka da aday yok bu ana kadar içime sinen. Fulya Hanım ile konuşmam lazım bir an evvel. Fulya Hanım da 4 As’tan ikincisi. Onun da aklına yatarsa Allah’ın emri, peygamberin kavli ile isteriz kızı.


18 Eylül 2011
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...