çemberin sesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çemberin sesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mayıs 2021 Çarşamba

Kartal Tüyü

Bu masal, Sıla Masal Okulu ve Kadim Lisan'ın birlikte verdiği 10 gün süren Şifalı Masallar Atölyesi'nin sonunda yazıldı. Teşekkürler...

Totemler: Kalp, küpeler, anahtar, kaplumbağa

Hatırlatıcılar:

-          Günün kartı: Ruh kendi zevki için dünya üzerindedir.

-          Sakinlik, Güneş doğarken balkonda oturmak

-          Sokaktaki kır çiçeklerinin kokusu

-          Kartal – şefkat  “SERBESTSİN”

Omurgandaki tüm ağrılar kireçlenmiş sorumluluklar. Taşıma, SERBESTSİN.

 

KARTAL TÜYÜ

Bir zamanlar, çok eski bir köyde, çok eski, yıpranmış bir taş evde, çok yaşlı, iki büklüm bir nine torunu ile birlikte yaşarmış. Bu torun, çok tatlı, çıtı pıtı, mavi gözlü, beyaz tenli, elma yanaklı, kuzguni saçlı bir kız çocuğuymuş.

Bu tatlı kız, her sabah güneş doğarken kalkar, evin verandasındaki salıncakta oturur sessizliği dinlermiş. Güneşin doğuşu ile evin önündeki çimenlikteki kır çiçeklerinin kokusunu içine çeker, uyanan kuşların cıvıltısını dinlermiş. Ancak ne yazık ki, bu küçük kız her zaman çok hüzünlüymüş, hiç yüzü gülmez, hiçbir zaman etrafındaki bu güzelliklerin hazzını içinde hissedemezmiş. Ninesi de kızın bu halini pencereden seyreder, hep dertlenirmiş.

Günlerden bir gün, ninesi kızı yanına çağırmış, elinde ufak bir kutu varmış, çok güzel oymaları olan, çok çok eski tahtadan bir kutuymuş bu. Kız kutuyu açmış, içinde kalp şeklinde bir kolye, yeşim taşından bir çift küpe, tahtadan oyma bir kaplumbağa ve bir de eskimiş, paslanmaya yüz tutmuş anahtar varmış.

Nine kıza, “Seni uzun süredir her sabah pencereden izliyorum. Gözlerindeki hüznü görüyorum. Annenle baban öldüğünde seni bana emanet ettiler, ama bir yanın onların gidişiyle kilitli kaldı. Bu nedenle hiçbir şeyden haz alamıyorsun, oysa ruhumuz kendi zevki için dünya üzerindedir. Artık yeterince büyüdün. Bu kutuyu al ve yarın sabah yola çık. Kaplumbağa yol boyunca seni koruyacak, anahtar da yolunu açacak. Ne zaman ki aradığını bulduğunu anlarsan, babanın sevgisi için kalp kolyeyi, annenin bilgeliği için yeşim küpeleri tak ve bana geri dön.” demiş.

Ve böylece ertesi sabah gün doğarken küçük kız yanına taşıyabileceği kadar su ve yiyecek alıp yollara düşmüş. İçinde daha önce hiç gitmediği bu yola karşı bir ürkeklik, bir korku varmış. O nedenle ormana girmekten çekinmiş, dağa doğru patikadan yürümeye karar vermiş. Yolda yürürken bir yandan da evini düşünüyormuş. Evindeki yatağını, ninesinin yemeklerini, evin önündeki salıncağı, kır çiçeklerini, kuşların cıvıltısını düşünüyormuş. Böylece yürümüş, yürümüş, yürümüş... Artık iyice yorulup bir adım daha atamayacak hale geldiğinde etrafına şöyle alıcı gözü ile bir bakınmış. Patikanın ilerisinde, dağın uçurum yamacında bir tek ağaç görmüş. Bu ağaç gözüne çok yalnız görünmüş,  o kadar yalnızmış ki o ağaç, ona ninesini hatırlatmış. “Şimdi ninem de çok yalnız hissediyordur bensiz” diye düşünmüş ve o nedenle gidip sırtını ağaca yaslayarak dibine oturmuş. Kutudan kaplumbağayı çıkartıp avcunun içine almış: “Ninemin kaplumbağası, ben çok yoruldum. Burada, bu yalnız ağacın gölgesinde biraz kestireyim, sen de beni koru” demiş, demiş ve uykuya dalıvermiş.

Rüyasında dağın zirvesine vardığını görmüş. Tam zirvede kocaman bir kartal yuvası varmış. Yuvanın etrafını şöyle bir dolaşayım demiş. Yuva o kadar büyükmüş ki etrafını dolanırken saatler geçmiş, güneş batmaya yüz tutmuş. Hava iyice kararmış. Küçük kız bir de ne görsün, kartal tam karşısına konmuş ona bakıyor.

Küçük kız, kartalı görünce çok korkmuş, çünkü kartalın bakışları çok sert, gagası çok sivriymiş. Kartal da gözlerini dikmiş kızı inceliyormuş.

Sonunda kartal konuşmuş: “Sen kimsin ve yuvamda ne arıyorsun?” demiş. Küçük kızın korkudan dizlerinin bağı çözülmüş, oracığa çöküvermiş. Ne diyeceğini bilememiş. Başlamış hüngür hüngür ağlamaya.

Ve sonra, kartal yavaşça kıza yaklaşmış, kocaman kanatlarını açmış ve kızı kanatlarının arasına almış.

Ve kız hatırlamış...

Annesinin ve babasının şefkatini, sevgisini, ona nasıl sarıldıklarını hatırlamış. Ağlamış, ağlamış, ağlamış... Kız ağladıkça elindeki tahta kutu yeşillenmiş... Kız birden kutudaki anahtarı hatırlamış. Onu çıkartıp kartala göstermiş. Kartal da “artık anahtara ihtiyacın kalmadı, çünkü sen hatırladın. Kalbinin kilidini gözyaşların açtı.” demiş. “Artık SERBESTsin.”

Bu sözleri kalbinde hisseden kız o kadar hafiflemiş ki birden uyanıvermiş. Elindeki kaplumbağaya bakmış ve gülümsemiş. Kuş gibi hafif hissediyormuş kendini... Ayağa kalkmış, sırtını dayadığı ağaca bakmış, teşekkür etmiş ona gölgesini paylaştığı için. Sarılmış ağaca sıkıca, “artık yalnız değilsin” demiş “benim bir yanım hep seninle olacak, sen de hep benimle. Tıpkı ninemin sevgisinin benimle olduğu gibi ve benim de hep onunla.”

“Evet,” demiş ağaç da ona “benden ninene bir mesaj götür. De ki ona, artık o da SERBEST, sırtındaki tüm ağrılar kireçlenmiş sorumluluklar, artık taşımasına gerek olmayan sorumlulukları bırakabilir” ve rüzgar da tekrarlamış: “Taşıma, serbestsin.”

Ve böylece kız kolye ve küpelerini takmış. Çiçekleri koklayarak kuşlarla konuşarak, güle oynaya, şarkılarla evine dönmüş. Ninesini dimdik, gülümseyerek onu beklerken bulmuş. Koşarak ona sarılmış.

O günden sonra sabahları güneş doğarken verandadaki salıncakta ikisi birlikte oturmuş ve doğanın keyfini birlike çıkartmışlar.

22 Şubat 2018 Perşembe

Dokuyan

Görsel: Pinterest
Kitap kulübümüz ile Ursula K. LeGuin'in kitaplarını okuduğumuz bir atölye yapıyoruz bir yılı aşkın bir süredir. Son birkaç aydır Hep Yuvaya Dönmek isimli kitabını okuyorduk, biraz ağır bir kitap, ben açıkçası bir Ursula hayranı olarak daha önce bitirememiştim kitabı, kulüp baskısı iyi geldi, zira kitap önemli bir kitap, LeGuin'in kendi kitapları içinde ilk sıralara koyduğu, derin anlamlar taşıyan bir kitap, tek başıma muhtemelen çok zorlanırdım okumak için...

Her neyse, kitabın içindeki halk 3 isim değiştiriyor. İnsanlar doğduklarında bir isim veriliyor onlara, çoğunlukla doğadan gelen bir isim, bir kuş ya da bir ağaç ismi gibi... Daha sonra ömürlerinin ortasında başka bir isim seçiyorlar kendilerine, yaşamlarının o evresinde oldukları ya da olmak istedikleri ile ilgili bir sıfat ya da yine doğadan bir isim olabiliyor bu... Son olarak ömürlerinin sonuna geldiklerinde yine o evreyi de açıklayan başka bir isimleri oluyor...

Bu isimlendirme olayı kitabı konuşurken çok etkiledi bizi, uzun uzun konuştuk, sonunda sevgili Sıla da sordu tabii soruyu: "Kendinize hayatınızın bu noktasında bir isim verseydiniz bu ne olurdu?"

Çok düşünmem gerekmedi, hayatımın bu noktasında kendime seçtiğim isim DOKUYAN...

Beni tanıyanlar arasında bunu duyunca sebebinin çok örgü örmem olduğunu düşünenler olacaktır. Aslında haklılar, ancak bu çok örme konusunun yaşamın bu evresinde içinden geçtiğim sürecin nedeni değil sonucu olduğunu biliyorum ben... Aslında bu aralar içimde sürekli dokuyan bir örümcek anne var... Sabırla işliyor ağını, dokuyor, bekliyor bu arada, hayaller kuruyor, bir yandan dışardan üretirken bir yandan içinde üretiyor... Bekliyor, beklerken boş durmuyor, duramıyor da zaten...

İşimde de bunu hissediyorum, evimde de... Her bir ilişkiyi, her bir çocuğu emek emek dokuyorum sanki, sonucunu göremeden yapıyorum bunu, sadece içimden öyle geldiği için, içgüdülerime güvenerek. Örmek de bunun bir sonucu, duramıyorum, ellerim de duramıyor, sürekli hareket etmesi, üretmesi gerek... Eller bunun için var sanki...

Bundan 6 sene önce başka bir isim vermiştim kendime... O isim sanırım artık ömrünü tamamladı... Yeni bir ismim var artık... İsmim bana yön göstersin...

24 Ağustos 2017 Perşembe

Kapı

"Bu renk var ya, kalbimin incecik bir teline dokunuyor", dedim fotoğrafı görür görmez... Eflatun bir deniz ile sarmalanmış eski bir taş bina, kadim bilgilere açılan bir kapı sanırım karşımda duran...

Gözlerimi kapadım, tam karşısına geçtim kapının... Biliyorum, bir tokmağı, bir kulbu yok zaten... Yüreğimin telini titreterek açmam gerek kapıyı, yoksa eflatun olmazdı çiçekler...

Derin bir nefes aldım, tuttum, verdim... Dinledim, birinci adım, dinledim, yaprakların hışırtısını, eflatunun içindeki yaşamı duydum, kertenkeleleri, serçeleri, minicik böcekleri, sincapları, bir ağaçkakan vardı sanki yakında, tık-tıklarını duydum...

Derin bir nefes aldım, tuttum, verdim... Kokladım, ikinci adım, kokladım baharın tazeliğini, toprağın nemini, gövdenin odunsu kokusunu, yaprakların miskini kokladım... Sanki bir de tilki ziyaret etmiş yakın zamanda, kürkünün kokusu geldi burnuma...

Derin bir nefes aldım, tuttum, verdim... Tenimde hissettim üçüncü adım, rüzgarın nefesini saçlarımı tarayan, taşların sertliğini, derzlerin gözeneklerini, yılların yıpranmışlığını kapının üstünde, tahtanın oymalarını...

Derin bir nefes aldım, tuttum, verdim... Tadına baktım dördüncü adım, yaprakların tuttuğu sabah çiğinin, rüzgarın taşıdığı deniz tuzunun, hatta kapının üzerindeki reçinenin tadına baktım, ellerimin, dudaklarımın...

Derin bir nefes aldım, tuttum, verdim... Beşinci adımı atladım, görmeme gerek kalmamıştı çünkü... Biliyordum artık... Ben KAPI oldum...

20 Aralık 2016 Salı

Çiçek


Dün yeni yıl dileklerimizi mandalaya dökmek amacı ile Mandala Grubumuz ile toplandık. Benim 2017'den dileğim huzur ve barış, içimde ve dışımda... İşte bu niyetle yandaki mandala oluştu... İsmi ÇİÇEK... Sonra 6 dakika konuştu çiçek bende...

Şöyle dedi:

"Canım benim,
senin ne kadar çok sevdiğimi anlatmak isterken sesim o kadar duyulmuyor olabilir, çünkü ben alışkın değilim duygularımı ifade etmeye, alışkın değilim sevmeye ve sevilmeye... sadece kenarda durmaya alışkınım.
Belki de bir tomurcuktum açmayı bekleyen... Bir minik cenindim anne karnında doğmayı bekleyen... Sevgiyi henüz tanımayan, ama tüm potansiyeli içinde taşıyan... Çok sevebilirim, biliyorum, çok çok sevebilirim... Bütün çiçeklerimi açabilirim, RENGARENK..."

İşte böyle, biz 5 kadın, çizdik, yazdık, konuştuk... Kendimizi ifade ettik, içimizi döktük çemberin sesiyle... İyi ki...

14 Kasım 2016 Pazartesi

Çöktüm

14 Kasım Dolunay Mandalası
Niyet: Bıkkınlık ve bezginliği atmak
Bittim ben, yıprandım, umudum kırıldı... Ay doğsa haneme umrumda değil... Bir adım daha atacak halim yok... Bittim ben... Bir ses daha duyacak, bir harf daha söyleyecek halim yok... Küllerimden yeniden doğacakmışım, haberim yok... Umrumda olsa bile takatim yok. Bakıyorum kalbime, ne sevgi ne nefret, uyuşmuş, duygudan yoksun, taş da değil, almas da... Sünger olmuş... Emiyor, ne gelirse onu emiyor... Emdikçe ağırlaşıyor. Ağırlaştıkça taşımıyor yükleri, taşıyamıyor, bir çamur, bir balçık, bir ağırlık içinde...
Umutlarım var mı? Belki de var, bir tohum halinde belki de... Yeşermek istiyor, yeşeremiyor, fırsatı yok, nefes alamıyor ki neyi büyütecek içinde? Oksijen lazım önce, güneşi görebilmek lazım... Su lazım, toprak lazım... Ama kimya bu... Hepsinin yeri ve zamanı var... Oranları var... Bir anda hepsini boca ederek olmuyor... Taklit ederek olmuyor yaşamak, rol yaparak olmuyor... Takılıyor, tökezliyor işte insan...

Keşke, çocukluğumdaki gibi olsa... Ayağım takıldığında, yere düştüğümde, dizim kanadığında, yaraya bakıp suya tutup kaldığım yerden devam edebilsem koşmaya... Sadece koşmayı düşünebilsem yeniden... Ayağa kalkıp koşsam, koşsam daha çok, daha hızlı, daha uzağa... Koştukça yenilensem, tazelensem, hiçbir şey görmese gözüm koşmaktan gayrı, nefesim ancak kendime yetse, kimseye nefes olmam gerekmese, tek olsam yine, tek ve hür, hür ve yalnız, yalnız ve tasasız, tasasız ve dinç, dinç ve dirençsiz, dirençsiz ve taze...

Kalabalık, esir, çok, endişeli, yıpranmış, öğrenmiş, aciz ve yılgın olmasam...

1 Kasım 2016 Salı

Harmoni

Dün akşam çok sevdiğim Ebru'nun Çemberin Sesi - Mandala Atölyesi'ne katıldım... Üstelik farkında olmadan oldukça önemli bir geceyi seçmişiz toplanmak için, Keltlerin önemli bir bayramında: SAMHAIN

İşyerinde huzur niyetim ile başladım mandalamı yapmaya... Bu yaptığım ilk mandala değil, ama mandala okumaya atacağım ilk adım, o nedenle önemliydi benim için...

Önümüzdeki rengarenk kalemlerden seçerek dinginlik ve huzur bularak yaptık mandalalarımızı biz 6 kadın... Yaptıkça açıldık, yaptıkça sevdik...

Mandalalarımız bitince Ebru bizden mandalamıza bir isim koymamızı ve onun ağzından bir 5 dakika yazmamızı istedi... Tam da bana göre, yazmak bana iyi gelen, yazdıkça iyileştiğimi hissettiğim bir süreç...

Yanda fotoğrafını gördüğünüz SAMHAIN - huzur niyetli mandalamın ismi HARMONİ... Merak ediyorsanız, bana söyledikleri de işte bunlar:

Ben bir lotus çiçeğiyim, bugün burada huzurdan doğdum. Pisliğin, çamurun, bulanık suyun içinden doğdum. Siz köklerimi göremezsiniz, bilemezsiniz çektiklerimi, sadece, sadece size gösterdiğim kadarını bilirsiniz.

Renklerimi gösteririm size ancak, rayihamı veririm. Özümü aldığınızı sanırsınız, oysa sadece verdiğim kadarını alabilirsiniz. Bunu hiç düşünmezsiniz üstelik. Beni bildiğinizi, tanıdığınızı sanırsınız.

Oysa sadece çiçeğimdir gördüğünüz. Merak bile etmezsiniz o bulanık suyun içinde ne saklı, merak bile etmezsiniz asıl beni.

Çirkinliklerime tahammül edemezsiniz, istemezsiniz hayatınızda aslında asıl beni. Oysa güzelliklerden ibaret değildir hayat, o çirkinliklerdir güzellikleri yaratan... Bir bütündür HAYAT.

Böyle bir şey işte... Biz devam edeceğiz mandala atölyelerine... Tavsiye ederim size de...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...