Roman kırıkları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman kırıkları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ağustos 2017 Salı

Kafamda

Ev dağ başında, eski, belki 19. yüzyıldan kalma, taş bir bina... Adı bile var, evin adı. Günümüzde bazen ölen çocukların adı olmuyor, o evin adı var, düşünün...

İçinde eşyalar, eski ve tozlu, ama asla yaşlı değil... Kitaplar, her yerde, bir kütüphanesi yok evin, yerlerde yığın yığın kitaplar... Belli ki birisi yaşamış burada, okumuş, aramış, planlar yapmış... Kitapların yıpranmasından değil, bilgilerin yıpranmasından çekinmiş daha çok... Kütüphaneler okuyacağına, ben okuyayım demiş... Öyküler, öyküler yaşamış, birinden diğerine atlamış... Belli ki kafası karışık biriymiş... Hani bir şey anlatmaya başlar, sonra durur, "bak göstereyim" der, bir kitap yığınına yürür, birini alır, karıştırır, bırakır bir yana, alttakine bakar, başka bir yığına yürür sonra... Eğilir, en alttan bir kitap çeker, okumaya başlar, okurken kendini unutur bir kere, sizi de unutmuş çok mu?

"Bir şey anlatıyordunuz" demeye çekinir insan, çekinir düpedüz, varlığının artık kalabalık olduğunu anlar... Başka bir dünyaya gitmiştir çoktan adam, o kitabı yaşıyordur şu anda... Size düşen usulca çıkıp kapıyı da ardınızdan kapatmak, rahatsız etmeyi aklınızdan bile geçirmezsiniz...

Sonra, sonra bir gün ölüverir adam... ardında bir tek tanık bırakmadan o kafanın içindekilerden...

24 Kasım 2016 Perşembe

Yara

Yaralarını sarmak için zaman ihtiyacı vardı. Sürünerek ilerliyordu, duvardan destek alarak... Bir kurşun kolunu sıyırıp geçmiş, bir tanesi bacağına sağlanmıştı... Karnında bir kurşun yarası vardı, ağır ağır bir sıcaklık dalgası ile gömleğine yayılan kanı hissediyordu... En çok koyan ise sırtına saplanan bıçaktı... Sezar'dan beri süregelen bir olay, tarihe mal olmuş... Arkadaş vurgunu... "Sen de mi?" sözünün pusuya karıştığı... "Oysa..." diye başlayan nice cümlelerle bitecekti hayatı belli ki... "Gövdem gövdene can olsun" diyebilecek biri yoksa yanında, yaşamak da ölene kadar sürecek bir azap sadece, ne fark eder?

14 Kasım 2016 Pazartesi

Düşünmeden

Düşünmeden attı kendini yola, o teyzeye yardım etmesi gerekiyordu... Teyze dakikalarca kaldırımda bir sola bir sağa bakmış, ancak kendine güvenini toplayıp karşıya geçmeye hazırlamıştı kendini.... Yol boştu adımını yola attığında... Bir adım bir adım daha yolun ortasına yaklaşmıştı ki acı bir fren sesi duyuldu. Panik oldu teyze durdu, etrafına bakındı. Dakikalar içinde topladığı konsantrasyonu bir anda dağılmıştı. Fren sesi uzaktan mı gelmişti, hayır, işte şuradan, köşeyi dönen arabadan gelmişti... Geriye baktı teyze, artık geri dönmek için çok geçti, karşı kaldırım da çok uzak göründü gözüne besbelli, eli başına gitti, bir adım atacak gibi oldu, duraksadı, başı döndü belli ki, panik oldu...

Beyaz kısa saçlarını özenle taramıştı teyze, yıllar içinde incelmiş dudaklarına bordo bir ruj sürmüştü. Gri biyeli pembe bir Channel tayyör vardı üzerinde, ona uygun gri ayakkabıları ve kurşuni çantası, belli ki çok güzel bir kadındı gençliğinde, ama şimdi karşıdan karşıya bile geçemiyordu işte...

İki adımda teyzenin yanındaydı, elini tuttu, sıcak bir gülümseme ile cesaret vermeye çalıştı. Kadın ters ters baktı ona, elini çekti, sırtını dikleştirdi, karşıya geçişini tamamladı... Arkasına bile bakmadan sokaktan geçip gitti...

7 Kasım 2016 Pazartesi

Bilet

"Biletçi, bakar mısın?" diye seslendi arkasından adamın... Gişeyi kapatmış, hızlı adımlarla ilerlemeye başlamıştı adam... Duymadı mı, yoksa duymak mı istemedi, bilemiyorum... Öğlen yemeği için evine gidiyordu belli ki, vakit dar, yol uzundu belki de... Ya da önce halletmesi gereken başka işleri vardı, ekmek ve yoğurt götürmesi gerekiyordu eve, bakkala uğrayacaktı ama önce borçlarını kapat derse bakkal, ne cevap verecekti, onu hesap ediyordu kafasında...

Ama ilk otobüse bilet alması, hemen gitmesi şarttı bu şehirden... Öğle paydosunu bekleyemezdi, mümkünü yok bir saat daha geçiremezdi buralarda... Hemen gitmesi şarttı... Kalkan otobüse doğru seyirtti mecburen, biletçi çoktan uzaklaşmıştı çünkü o bunları düşünürken... Belki şoföre yalvarsa, ilk duraktan alsa bileti, kim bilir... Koridorda bile oturmaya razıydı, öyle cam kenarı, muavin arkası gibi takıntıları yoktu... "Yok, yok, yalvarsam kesin alırlar beni" dedi sesli sesli, kendi sesini duydu, irkildi... Koşmaya başladı otobüse doğru... Biletsiz de olsa, binmeliydi ilk otobüse...

4 Ağustos 2016 Perşembe

Gülümsüyorum

Görsel: Todd - Dünyanın en çirkin çocuğu
Kutlukhan Perker
Bazen aklıma bir düşünce geliyor, hınzırca gülümsüyorum kendi kendime... Sanki bir planım varmış gibi... Tüm o kötülüklerin intikamını bir hamlede alacakmışım gibi, hınzırca gülümsüyorum... Adım adım değil, yavaş yavaş olgunlaşmış bir meyve gibi değil... Bir hamlede, tek bir hareket ile, bir anda tüm o yılların, ağır ağır kazanda kaynayan tüm o eziyetlerin intikamını alabilecekmişim gibi...

Gülümsediğimi gördüğünde yüzünde beliren tereddütü görüyorum, bir anlık şüphe gölgesi geçiyor gözlerinin ardından, "acaba" diyorsun, hissediyorum. Sonra sen de gülümsüyorsun bana... Sanki sonsuz sevecenlik kaynağıymışsın gibi, sanki biricik aşkına gülümsüyormuşsun gibi... Bir tek çizgi bile kalmıyor yüz hatlarında kafandan geçen soru işaretini gösterecek... Ama ben hissediyorum... Çünkü kurban bilir celladını... Bir tek kurban tanır celladını...

25 Temmuz 2016 Pazartesi

Sersem

Sersem gibi oldu kafam sabahtan beri... Bir sürü hesap kitap, entrika, hiçbirini unutmamam lazım.. Oysa ben gelemem öyle yalana dolana, aklım karışır... Görüp görebileceğiniz en düz insanlardan biriyimdir. Mümkün mertebe kaçarım o tarz ortamlardan...

Kaçarım da... Bu defa kaçamadım işte... Alet oldum bu defa bir yalana, büyük bir yalana... Ne mi? Yok canım söyleyemem size... Söyleyemem de ağzımdan kaçırırım diye korkarım... Tutarsız konuşmalarım olabilir... Entrikalara ermez çünkü aklım da, o nedenle sersemledim işte...

N'olur, soru sormayın bana daha fazla, aklımda tutamıyorum yalanları, mecbur etmeyin...

Kardeşim mi? Yoooo, o yoktu ki? O teyzemlerde kalmıştı dün gece... Arkadaşına mı gidecekti yoksa? Zeynep'lerdeydi sanırım... Bir şey tembih etmişti bana giderken sıkı sıkı... Neydi? Hah, hatırladım, "kimseye söyleme" dediydi... Neyi söylemeyecektim? Söylemem, işte söylememem lazım... Zeynep'e gitti, ben öyle biliyorum, yok yok, teyzemin yanında kaldı...

Enver mi? Enver'in ne alakası var... Karıştırmayın Enver'i... "Kimseye söyleme" dedi giderken, söyleyemem size... Gitti... Dün gece, dün gece gitti...

Hayır, 10 gün olmadı gideli, Zeynep'e gitti, gelecek... Eminim, dün gece gitti, bu sabah gelecek... 10 gün olmadı gideli, Enver ile gitmedi... "Kimseye söyleme" dedi...

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Sümük

Salya sümük ağlamak istiyorum biliyorsun, bakıyorum alttan alan gözlerine, ters bir şey söylesen diye, karşı çıksan, hayır desen bir dediğime, bu kadar anlayışlı olmasan... "eeeeh, yetti artık, kes şunu" desen diye bekliyorum...
Sonra bağıralım birbirimize, hiç ağza alınmadık sözlerimizi dökelim ortaya, eteğimizdeki taşlar yuvarlansın yerlerde, daha da alamayalım hızımızı, sıktığımız yumruklar havada asılı kalmasın...
Çık karşıma, bir şey söyle, öyle ince ince bakma bana, tut bileklerimden, "kendine gel artık, yeter" de...
Öfkemin yerini üzüntüm alsın ve bastırdığım tüm duygular çıksın su yüzüne... Çaresizce senin kızgın yüzüne bakan gözlerimden yaşlar sızmaya başlasın sonunda....
Salya sümük ağlamak istiyorum, omzuna yaslanarak...
Ama böyle olmaz, sen bu kadar anlayışla bakarken olmaz...
Kaçma...

20 Nisan 2016 Çarşamba

Gitsek

"Bu hafta sonu pikniğe gitsek ya", diyecekti, durdu... Dilini ısırdı, lafını yuttu... Dese ne olacaktı ki, sonucunu bildiği bir alay laf... Yollar çok kalabalık, hava zaten serin, bir sürü maganda, balkona çık çok istiyorsan, evin suyu mu çıktı, senin de aklın hep gezmede tozmada...

Evlendiğimden beri gün yüzü görmedim, bu tembel adamın elinde her gün ev hapsi... Gitse de iki komşu görsem diyorum, gitmiyor ki, çıkmıyor hiç evden... Pencerenin dibine oturup nakış işlerdim ilk zamanlar, sonra sonra ondan da işkillendi... "Neye bakıyon dışarı?", "Hiç işin yok mu senin? Ne biçim kadınsın? Rahmetli annem hiç boş durmazdı."

Offff, off, eskiden anam, bacım uğrardı, onların da ayağını kesti... Her geldiklerinde bir yolunu buluyor, bir kavga çıkarıyor... Kaçıp gitmek en iyi çare oluyor...

Bir göz odanın içerisinde, göz göz oldu yüreğim içime ağlamaktan derdimi... Ne derdin var? deseler, anlatacak lafım yok susmaktan gayrı...

21 Aralık 2015 Pazartesi

BUNA MI MİNNET DUYACAĞIM YANİ?

Görsel: http://www.siirfm.com
Benim kimseye minnet borcum yok. Ne yaptıysam kendim yaptım, tırnaklarımla kazıdım hayatı. Doğuştan yalnızdım zaten. Bir çöp bidonunun yanında buldum kendimi, emzirdim, büyüttüm. Pamuklara sarmadım, çöpte pamuk yoktu zira… Uzunca bir süre o çöp bidonunu annem sandım, etrafında çöplenen köpeği de babam…
Sonra sonra, beni orada görenler, bir şeyler verenler oldu… Kendi vicdanlarını rahatlatmak için çoğu… Onların günah yiyicisiydim… Attıkları paçavralar, kokuşmuş yemekleri ziyan olmuyordu böylece. Ele güne karşı ne kadar yardımsever olduklarını benim üstüm başım gösteriyordu sanki…
Buna mı minnet duyacağım yani?
Sonra akrabalarım vardı, kaşık ile verip de sapı ile gözümü çıkartanlar… Gösterdikleri tek duygu acıma ile karışmış çürük bir merhamet, yürekten değil de mideden geliyor sanki… Yatacak bir yer karşılığında özgürlüğüm, bir kap sıcak çorbanın bedeli komşulara dedikodu malzemesi: “Kendi çocuklarımın rızkından kesip onu besliyoruz, ama nankör işte…” ile başlayan cümleler…
Buna mı minnet duyacağım yani?
Bir de okula yazdırdılar beni… “Kafası biraz ağır çalışıyor, ama acıdık, ne yapalım”larla başlayan uzun ders çalıştırma saatleri… “Hiç değilse liseyi bitirseydin…”lerle devam eden aba altında sopa göstermeler, bir baltaya sap olamazsa başımıza kalır korkuları… Ömür boyu o bir kap yemeği bana verme mecburiyetinden kurtulma çabalarına en fazla acıyorum…
Buna mı minnet duyacağım yani?
Baktılar lise de bitmiyor -hem neden o sisteme ayak uydurmak zorunda olayım ki, ben aykırı olmayı seçmişim bir defa – bu defa elime parayı sıkıştırıp “al bu sermayeyi de bir dükkan aç bari kendine” oyunu sergilenmeye başladı, sanki onların parasına çok ihtiyacım varmış gibi… Evlerinde uzun boylu misafir kaldım ya, sırada “bir an evvel evlense bari”ler… Aykırıyım ben, niye evlenecekmişim ki… Verdikleri parayı o nişanlı ile yedim, sonra terk ettim onu da… Mecbur muyum canım onların istediği dükkanın başında durmaya, onlar istiyor diye biri ile evlenmeye…
Buna mı minnet duyacağım yani?
Nefret ediyorum hepsinden… Acınası yaratıklar… Çöp bidonunu anne bilseydim daha iyiydi. Bir de nankör demiyorlar mı…
4 Mayıs 2015

12 Ekim 2015 Pazartesi

Zat-ı Âli

"Şimdi efendim arz edeyim, olay şu şekilde gelişti" diye başladı lafına, ayağa kalkıp bir yandan da ceketinin düğmelerini iliklemeye çalışırken... En sevmediğim tarz... Direkt yalakalık çağrıştıran, riya kokan hareketler...

Korkmuş belli, sinmiş bir şekilde, karşısındaki her an bağıracakmış gibi titrek bir hal, bir yandan ellerini ovuşturuyor, iliklemiş önünü, iki büklüm hala...

Bilir misiniz böylelerini... Birazcık güvende hissetsinler kendilerini derhal dikleşirler... Daha da iyi hissederlerse bir el cebe giriverir, sonra geniş hareketlerle öbür el sözlere eşlik etmeye başlar... O sahte kendine güven duygusu ile bu defa karşısındakini sindirmeye çalışır işte...

Etrafınıza şöyle bir bakın, nerede arkasına kaykılmış bilmişlik taslayan biri var, işte odur bu iki büklüm zat...

Siz bile demez, "sizler nasıl buyurursanız efendim, zat-ı âlinizden istirham ederim efendim" deyiverir karşınızda, döner bakarsınız arkanıza kim bu "ler" diye, Ali mi geldi diye...

Sevmem işte bu tipleri. Bir de eline erk geçti mi, eziverir mazlumu, dönüp ikinci defa bakmaz bile...

10 Ekim 2015 Cumartesi

DİNLE…

Görsel: Pinterest
Benim çocukluğumda televizyon tek kanaldı, o da akşam saatlerinde başlardı yayına… Radyo 2 kanaldı, FM – AM… İstediğin zaman müzik dinleyemezdin öyle, yayın saatini yakalaman gerekirdi. Biraz da fakirdik, biliyor musun? Öyle teybimiz, kasetimiz falan yoktu, daha sonraları oldu, ama çocukluğumda yoktu…
Anneannem sağırdı benim üstelik… Yani benim çocukluğumda ses yoktu aslında, içimdeki müzik hariç…
İşte bu nedenledir, CD’yi takıp da çalıştırmayı unutmam, müziğin çalmadığını çok sonradan fark etmem…
Yoksa sen sessizlikten rahatsız olanlardan mısın? Neden? İçindeki müziği dinlemeyi mi unuttun? Yoksa hiç öğrenmedin mi kalbinin şarkısını? Sanmıyorum, bebekken duymuşsundur, kulak vermişsindir… O bas ritme… tu-tum, tu-tum, tu-tum… Ona eşlik eden cıvıltılara… Baharın coşkusunu bilmezdin yoksa… Hiç kar görmemiş bir çocuk nasıl bilirse karda yuvarlanmayı, öyle tanıyorsun aslında içindeki müziği…
Sadece DUR, korkma, birazcık dur, DİNLE…
5 Nisan 2015

PUSLU

Fotoğraf: hasan_cakir58
Güneş unuttu ya bizi artık… Puslu günlerden bakıyorum hayata… Yağmur yağsa yine kabulüm de, bu karanlık bitiriyor beni… Mis gibi toprak kokusu olsa, şöyle bir şarkı söylese kalbim derinden… Yok, o da yok… Ağır bir duman sanki bu soluduğum… Yaşama sevincim mi o giden, bir kahve keyfini bile çok gördü bana demek ki, bir veda sözcüğü bile söylemeden çekip gitti…
Böyle planlamamıştım oysa… Sen çıkıp gelecektin aniden… Kapıyı açınca şaşıracaktım ben de. Ellerim iki yanıma düşecekti, elimdeki kavanozu bırakıverecektim konsolun üstüne öylesine. “Çay demlemiştim, içer misin?” diyecektim sana… Güneş açacaktı aniden, yağmurdan sonra. “Gökkuşağını görebilir miyim pencereden baksam?” diye geçerdi de aklımdan, sana bakmayı bırakamazdım belki, gözümü ayırmazdım üzerinden taa ki uzanıp elimi tutana kadar sen.
Mahçup, boynunu biraz eğip “iyi olur” dediğinde, boş gözlerle bakardım sana, “çay yani” diye eklerdin… “İçeri buyur” bile demediğimi fark eder, utanırdım… Gözlerini yere indirir beklerdin sen de kapının eşiğinde…
Ama olmadı işte, güneş yok ki bugün…
6 Nisan 2015

SERGEY

“İnsanların bir şeyi senin yaptığın gibi yapmamaları o şeyi doğru ya da yanlış yapmaz… Kimseyi bir işi senin yaptığın gibi yapmaya ya da bir şeyi senin sevdiğin biçimde sevmeye zorlayamazsın… Yine bu, o işin yapılmayacağı ya da o şeyin sevilmediği anlamına gelmez…

Esas ustalık senin istediğin işin yapanın sevdiği biçimde yapılmasına izin verebilmektir… İşin heyecanını yolda bulan yapan olmalıdır, isteyen değil… Kitleleri yönetmenin temeli budur.”
Nutkuna o derece tutku ile devam ediyordu ki, bu satranç tahtasında asıl piyonun kendisi olduğunu söylemeye kıyamadım. Ne de olsa işin heyecanını kaçırmak yönetimin temel ilkesine ters olacaktı… Başımı hafifçe eğip bakışlarımı yere indirdim… Aynen onun isteyeceği gibi… Ne de olsa esas ustalık senin istediğin işin yapanın sevdiği biçimde yapılmasına izin verebilmekteydi… Yine de dudağımın hafifçe bükülmesine engel olamadım. Eğitimli bir göz bu mimiği asla kaçırmazdı, o ise kendini nutkuna iyice kaptırmıştı… Kitlelerin mimarı edası konuştukça ellerine hakim oluyor, başının gururla dikleşmesi, gözlerinin dinleyicilere değil ufka kayması, sesindeki zafer tınısı an be an artıyordu. Kendini rolüne iyice kaptırmıştı.
Oysa üstündeki bir beden büyük, sentetik kumaştan kahverengi takım elbisesi her şeyi net bir şekilde açığa vuruyordu.
Bir süre daha dinledim, hatta göz teması kurduğumuz anlarda başımı sallayarak konuşmasına tasdik verdim, sonra fark ettirmeden kalabalığın arasından sıyrılıp oradan uzaklaştım…
Şüphesiz beni tanımıyordu… Aracı kullanmak, kimliğimi gizlemek sık sık başvurduğum bir yoldur… Ne kalabalıktan ne de insanların ilgisinden hoşlanırım çünkü. Kendimi gizlemeyi iyi bilirim, işim bu. Bu nedenle de insanları iyi tanırım, kendini gizlemeye çalışma sanatının beceriksiz uygulayıcısı şu zavallı insanları…
25 Nisan 2015

2 Eylül 2015 Çarşamba

UCUZ KOPYALAR

Neden öğretmen olamadım biliyor musunuz? Çünkü kendimi sadece bir defa adayabiliyorum bir işe… Bir sene, bir grup öğrenciye adıyorum kendimi… Onlara her şeyimi döküyorum, bütünüm oluveriyorlar benim… Bire ulaşıyoruz, çokken ilk başta… Birbirimizi sevmeyi öğreniyoruz… Birbirimizi anlamayı öğreniyoruz…


Ondan sonra yaşadığım her şey, sanki ucuz bir kopyası o ilk yılın… Öğrencilerim, yeni öğrenciler değil, ilk yılın taklitleri… Ne kadar uğraşsam da, yeni bireyler olarak göremiyorum onları, hep öncelerden birilerine benzetiyorum…

Ucuz taklitleri yeniden şekillendirmeye çalışmaya tahammülüm yok… İstemiyorum, gelmesinler zaten. Eskiler de bıraktı ve gitti… Ağızlarından çıkan en fazla bir kaç minnet kelimesi; ama biliyorum, bana ihtiyaçları yok artık… Dedim ya, her şeyimi döküyorum zaten onlar için… Beni bitirip yeni alanlara yelken açıyorlar… Gitmeleri gerekir, benden alacak bir şey kalmadı, tekamül bunu gerektirir…
Peki ben ne yapacağım? İçi boş bir çuval… En azından dik durmamı beklemeselerdi… Bekliyorlar ama… Yeni gelenler için dik durmamı bekliyorlar… Yeniden boşaltmam gerekiyor boşalmış olan o çuvalı, yeniden sevmem gerekiyor yeni gelenleri… Kimseye benzetemesem keşke… Birinde bir öncekinin gözlerindeki pırıltıyı arıyorum, diğerinde o eski şefkatin içimi ısıtan kıvılcımlarını… İşin kötüsü, buluyorum da… O zaman çok kötü oluyorum işte, yeni aramayı unutup sadece o ucuz taklitleri görüyorum…
Yeni bir iş bulmalıyım belki kendime… Her şey yeni olmalı… Hiçbir şeye benzememeli, hiç kimseye…
14 Ekim 2012

SAHTELİKLER PEŞİNDE

Screeen Shot of Frances Conroy

Hadi hadi, itiraf et, kaynanası ölen o deli kadına “gözün aydın, darısı başıma” dememek için zor tuttun kendini… Az kaçık değilsin sen de… Bilmiyorum sanki her gün cami avlusunda cenazeleri beklediğini… “Bugün kim öldü acaba?” diyor içindeki şeytan… Karşı koyamıyorsun, değil mi?
Kimse tanımıyor hala seni, ama bunun sebebi başındaki, o artık yağdan parlayan siyah tülbent ya da gözündeki kalın siyah camlı gözlüğün değil…. Kimse umursamıyor çünkü, ne seni, ne de ölüleri… Onlar kendileri için oradalar, kendi dertlerine yanıyor, kendi çektiklerine ah-vah ediyorlar… Kimisinin kahkahaları belli oluyor kederli gözlerinde… Sen de onları arıyorsun zaten özellikle… “Başın sağ olsun” deyip sarılırken Xanax’lı mutluluğun maskesi altındaki şirret kahkahaları çekiyorsun ciğerlerine… Hepsine tek tek sarılıyorsun, değil mi?
Kaçırdın sen iyice keçileri kızım… Acıdan beslendiğini söylüyor komşular, ama bilirim ben seni, acı değil aradığın cenazelerde… Yalandan, riyadan besleniyorsun… Kendini yalnız hissetmemek için gidiyorsun ölü evine… Hele biri kapanıp da mevtanın üzerine “nasıl bırakıp gidersin beni” dedi mi, değme keyfine… Tam aradığın sahne… Biliyorsun ki en fazla 1 hafta sürecek o rol… Ardından “hayat devam ediyor” bahanesi konacak sahneye…
Yalın mı o çalan arka fonda… “Sahte… sahte… Her şey sahte… Kalp yenik, akıl kanmıyor, sözler sahte…” Bu işte…. Her gün ava çıktığın bu işte…


21 Ağustos 2014

1 Eylül 2015 Salı

FARİKA

“Ay, imdat diye bağıracağım şimdi”, derdi annem, “Yangın var” diye bağıracağım diye anneannem… Ben de kendime bir alamet-i farika bulmalıyım sanırım bunalım anlarım için…
İmdat kesmez beni, o kesin… Zaten kim kime yardım edebilmiş ki bu güne kadar, ben yardım istediğimde gelsinler… Yıpranmış sinirlerin kalıtsal ya da cinsiyete özgü olduğunu düşünmeye başladım. “Avazım çıktığı kadar haykırsam” diyorum da, “ne fark eder” diyorum sonra da… İyi gelir belki, kim bilir…
Belki tren istasyonuna giderim, rayların arasına sığınır boğazımı yırtana kadar bağırırım… da, ne diye bağıracağım, bir alamet-i farika bulmam lazım kendime…
12 Haziran 2014

24 Ağustos 2015 Pazartesi

ADI BANU…

Görsel: Goth by Francisca Lucero
Adı Banu’ydu, benden farklı bir bölümde çalışıyordu. Bir gün birlikte çalışabileceğimizi hiç düşünmediğim için fazla da ilgilenmemiştim onunla. Ortak arkadaşımız yoktu, çünkü hiç arkadaşı yoktu. İşini iyi yaptığı söyleniyordu. Bu nedenle İzmir’de şubede çalışırken merkeze aldırmıştı büyüklerden biri onu. Bütün taşınma masraflarının ödendiği, hatta bir yıllık kirasının bile karşılandığı dedikoduları vardı etrafta. Bir eleman için sık görülen bir şey değildi bu.
Kendi bölümüme eleman ararken onu önerdiler bana. Departman değiştirmek istiyormuş, sigara arasında öyle demiş benim çalışma arkadaşlarımdan birine. “Bir konuş istersen onunla da, beğenebilirsin.” diye önerdi. Biraz saçmaydı. Ferhan Bey pek eleman kaptırmazdı başka bölümlere çünkü. Güçlü bir adamdı. Firmanın tepedeki 4 asından biriydi. Onunla aşık atamazdım. Yine de Banu’yu izlemeye başladım.
Karanlık bir tarafı vardı. Saçları kısacık, simsiyah. Gözleri de yemyeşil ve derin bakıyor, içine işliyor insanın bakışları, tabii boş bakmadığı bir anına rastlayabilirseniz. Akşamdan kalma gibi bir hali var. Yok, öyle âlemci bir tip değil, daha çok evde viski içen tiplerden. Yüzü çok güzel, biçimli ve karakter sahibi. Camın önünde, eli şakağında, bir sigara bir kadeh viski ile hayal ediyorum onu. Üstünde yıpranmış, dizleri çıkmış bir eşofman belki, ya da iç çamaşırı ile oturuyor. İnsanlara bakmıyor ama, bulutlara bakıyor sanırım. Melankolik, ama vurdumduymaz bir yandan da. Bu hali ile bana benzetiyorum. Benim intiharım insanlarla, onunki tek başına, ama aynı yere gitmiyor muyuz sonuçta, ha kalabalıkta yalnızlığı seçmişim, ha yalnızlık içindeki gürültüyü…

Sık sık sigara odasında rastlaşıyoruz bu ara. Sanırım o da beni kolluyor. Yeni pozisyon için istekli belli ki. Yine de, elinde sigara, kopkoyu bir kahve, uykusuz, gözlerinin altı mor genellikle, bu hali ürkütüyor beni. O da konuşmak istiyor, cesaretini toplayamıyor belki. Selamlaşıyoruz belli belirsiz. “Dest-i izdivacınıza talibim” ağırlığında bir sessizlik. Reddedilme korkusu, geri dönüşü olmayan sözlerin ağızdan çıkma ihtimali gerilimi arttırıyor.

Sonunda dayanamayıp sessizliği ben bozuyorum. “Biliyorsun, Selin’in yerine büyük hesaplardan sorumlu olacak birini arıyoruz. Bana senin bu pozisyonla ilgili olduğunu söylediler.” Aradaki sert hava kırılıyor, derin bir nefes alıp cevap veriyor, biraz tutuk tabii ilk başlarda. “Evet, evet, düşünüyorum, tabii.” Biraz kendinden bahsediyor. İyi bir üniversite, sonra Amerika’da ihtisas, ancak ailesinin biricik kızı olarak İzmir’e geri dönüş. Anlaşılan zengin aile kızı, tatminsiz biraz. Yoksa ne işi var burada? Elmas küpeleri çekiyor dikkatimi, fikrimi pekiştiriyor.
“Peki, diyelim ben seni istedim, Ferhan Bey bırakır mı?” diye soruyorum.

“Çok sıkıldım, artık orada duramayacağım, bir yenilik arıyorum, Ferhan Bey’e de anlattım durumumu zaten, gideceğim dedim.” diyor. Dobralığı hoşuma gidiyor. Konu ile ilgisini, uzmanlığını da öğreniyorum ve düşünmek üzere zaman istiyorum.

Aslında fazla da düşünme lüksüm yok, Selin’in ayrılmasına az kaldı ve gitmeden işi birine devretmezse çok sıkıntılı günler geçireceğiz. Başka da aday yok bu ana kadar içime sinen. Fulya Hanım ile konuşmam lazım bir an evvel. Fulya Hanım da 4 As’tan ikincisi. Onun da aklına yatarsa Allah’ın emri, peygamberin kavli ile isteriz kızı.


18 Eylül 2011
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...