Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2017 Çarşamba

Oyun

Fotoğraf: Utku Mersinli
Yıllarca "hayat bir oyun değil" diye kandırdılar bizi, hep ciddi olmamızı istediler... Oysa hayat dediğin bir oyun, eğlenmek için buradayız... Düşünsenize eğer eğlenmiyorsak ne işimiz var, neden bu kadar sıkı sıkı sarılıyoruz ki hayata?

Çocuktuk bir zamanlar, oynardık, ne çok oyunlar oynardık, ne oynardık, hiç hatırlamıyorum... Ama çok eğlenirdik, onu iyi hatırlıyorum... Akşamın sonuna, gecenin dibine kadar oynardık. Eve çağırırlardı sokaklarda koşarken girmesek diye diretirdik... Pazarlıklar, pazarlıklar...

Dışardan bakan birisi için deli deli koşuyorduk belki de sadece, ama biz ne oynuyorduk kim bilir? Arada düşüyorduk, dizimiz kanıyordu bazen, yaraya şöyle bir bakıp koşmaya devam...

Çadırlar kuruyor, saatlerce evcilik oynuyorduk, sahne yapıyor şarkılar söylüyorduk apartman sahanlıklarında...

Sonra bir saçmalık geldi üstümüze, belki de bir virüs? Oyun oynamayı bıraktık birden... Unuttuk hatta nasıl oyun oynandığını, büyüdük... Artık ciddi olmamız gerekiyordu

"Hayat bir oyun değil çünkü"

Hadi oradan, eğer eğlenmeyeceksek eğer, ne işimiz var bu hayatta?

HATIRLA

13 Kasım 2016 Pazar

Kedi

Kedi gibi büzüşüp otururdum sobanın yamacına okuldan geldiğimde... Annem çalıştığı için ilk işim sobayı yakmak olurdu anahtarımı çantama yerleştirdikten sonra... Gaz sobasıydı bizimki, arkasına eğilir gazı açardınız, birkaç dakika gazın haznede birikmesini bekler, sonra kibriti bırakıverirdiniz içine... Hızla çekerdim tabii elimi sobanın içinden... Kısa bir süre izler, sobanın tutuştuğundan emin olur, sonra kapatırdım minik penceresini...

Daha sonra odun sobamız oldu... Kovasını önceden hazırlamanız gerekir odun sobası yakacaksınız... En alta gazete kağıdı, çalı çırpı gibi kolay tutuşacak malzemeler, etrafına da ince odunlar ya da tahta kasa parçaları falan... Bir gazete kağıdını büküp kalınlaştırır ucundan tutuşturursunuz sonra mümkün olduğu kadar alttan tutuşturursunuz kolay yanacak malzemeyi... Alttan üflemek gerekir bazen alev alsın çabuk diye... Gazeteler yanar, ince dalları tutuşturur, çıtırdamaya başlar tahtalar... İşte o zaman daha kalın odunları atarsınız... Biraz daha zahmetlidir odun sobasını tatuşturmak, ama kömür sobası kadar değil...

Kömür sobasına düşmemiz daha sonralara tekabül ediyor... Ben lisedeydim sanırım, annem emekli olmuştu... Tutuşturması ayrı derttir kömür sobasının, külü ayrı derttir, ama ucuzdur, gaz gibi lıkır lıkır gitmez bir gıdım ısıtmak için, odun gibi 5 dakikada geçmez... Ellerin yırtık yırtık olur da kömür tozu girer aralarına, yıpranırsın sen de kömürler birlikte... Yakmayan bilmez, sadece kestane kebabından ibaret sanır sobayı, bir de kedi gibi kıvrılmak...

10 Kasım 2016 Perşembe

Terlik

Misafir terlikleri vardı, ayakkabılıkta bekler, misafir geleceği zaman kapının yanına dizilirlerdi... Çok da güzel, parlak, janjanlıydılar... Bazıları topuklu, rugan olanları da vardı... Çok severdim onları... Giymek isterdim. Misafir geleceği zaman, tek tek dizerdim kapının yanına... Çaktırmadan denerdim, eğer bana bakmıyorlarsa arka odaya kaçırır orada manken provası yapardım topuklu olanla... Perdeden duvak, kazaktan saç yapardım ya da anneannemin tülbentinden pelerin...

Minik halılardan bebek yapmışlığım vardır benim, sandalyelerden at arabası, taşlardan Rapunzel'in kulesi... Bir kağıt parçası hazine haritamdı, kültablaları tencerem.

Rengarenkti benim küçüklüğüm, sadece fotoğraflar siyah beyazdı...




1 Eylül 2015 Salı

SIKINTI

Fotoğraf: none by princesserouge

Çok iyi tanıyorum seni, çocukluğumdan… Böyle bulanık, kahverengi gibi bir örtü… Önce kalbimi kapatıyor… Karanlık basıyor içimi, kararıyor, ama kapkara değil… Balçık gibi böyle, bataklık gibi, bastığın adımı kurtaramıyorsun, alıyor seni içine, ama tam da batamıyorsun bir yandan… Bir parçası aydınlıkta kalıyor aklının… Biliyorsun yani tam olarak balçıkta yüzdüğünü… Miden bulanıyor gibi, ama çıkartamıyorsun bir yandan da…
Bir renk, bir renk olsa, kırmızıya bile razısın bu bulanık çamurdan çıkmak için… Kırmızı, kanın rengi, vahşetin rengi, ama doğumun rengi aynı zamanda, şehvetin rengi…
Siyah da olur, o bile, doğacak günün habercisi en azından…
Bunaltıcı, hani ter içindesin bir yandan örtünün altında, ama en ufak bir esinti yok, sadece nem… Birkaç tane kara sinek olsa, yapış yapış konsa tenine, onları kovmak için kalktığında örtü havalansa biraz?
Yok ama, yok işte… Ne renk, ne sinek, ne de esinti… Sıkıntı sadece, o balçık, bulanık iç sıkıntısı… Çocukluğumdan kalan bir sessiz çığlık…
10 Haziran 2014

28 Ağustos 2015 Cuma

KISA TIRNAKLARIN ÖYKÜSÜ

İpek Çiçeği (Portulaca Grandiflora)

Tırnaklarım hep çamurludur benim, bilir misiniz? Bir bitki gördüm mü dayanamam, ne yapar eder, bir parça toprak bulur, daldırıveririm içine… Yıllar süren çiftçilik deneyiminden geldiğini sanmayın bunun. Apartman çocuğuyum ben. Bitkilerle ilgili hatırladığım ilk şey, anneannemin pencere önü saksıları… Bir de büyük ev bitkileri şüphesiz, devetabanı ve kauçuk… Çocukluğumun bir parçası o çiçeklerin anıları… Bir de yine anneannemden dinlediğim tarlalardan ot toplama hikâyeleri… Labada mesela, kuzukulağı… Hep bildiğim, ama ancak on yıllar sonra tanıştığım bitkiler…
Bir gün, okulların tatil, sokakların boş olduğu sıcak bir yaz gününde, yerde bir bitki bulmuştum. Çiçek, tomurcuk falan yoktu üstünde… Sıcaktan iyice yumuşamış bir sap sadece, öylece yatıyordu asfaltın üstünde… Yolda bulduğu yaralı kediyi, hasta kuşu eve taşıyan diğer çocuklar misali, ölmek üzere olan o bitkiyi eve taşıdım ben de… Anneanneme götürdüm. Hemen alıp suya koydu bitkiyi, ama vazo ya da bardağa değil de bir kül tablasına, yan yatırdı. Hala düşünüyorum, bildiğinden mi yapmıştı, yoksa o mu gelmişti eline… O yeşil kül tablasında yeniden hayat buldu bitkicik, köklendi hemen. Onu alıp bir saksıya aktardık birlikte… Meğer bir ipek çiçeği ile müşerref olacakmışız… Harika, kırılgan, ipek gibi taç yaprakları olan muhteşem dayanıklı bir çiçek…
Belki o deneyimden kaynaklanıyor doğa ile bu iletişimim… Hani “parmağını daldırsa tutar” denilen insanlar vardır ya, işte ben onlardan biriyim… Doğa her zaman ödüllendirmiştir beni. Bir saksı çiçek alırım, yanından ya çilek boy gösterir ya ısırgan… Kargalar gelir ceviz diker balkonumdaki saksıya… Bir bakarsınız semizotu sürüvermiş sardunyalarımın dibinde, bir bakarsınız fesleğen begonyanın altında.
İşte bu nedenle tırnaklarım hep çamurludur benim, kıyamam çünkü, bir boynu bükük çiçek gördüm mü illa ki daldırırım toprağa…
20 Nisan 2014
Not: İki gün önce (lisanın onsekizinde, senin deyiminle), 90. yaş gününü kutladım içimde… Bu yazı da sana doğum günü armağanı olsun benden. Nur içinde yat anneannem…

24 Ağustos 2015 Pazartesi

KOKU YA DA İLK GENÇLİĞİM’DEN İSTANBUL ANILARI

Görsel: http://cicekdiyari.blogspot.com.tr/
Yıllar önce, ilk gençliğimde İstanbul’da Anadolu Yakası’nda Beyaz Leylaklı sokakta oturmuştum bir yıl kadar… Leylakların baş döndürücü kokusu ile tanışmam bu dönemde oldu. Tabii ki daha önce de koklamıştım leylakları, ama onların işbirliği içinde, insanın aklını başından alan, denetimsiz kokularını bu sokakta yaşadım demeliyim, daha doğrusu.
Nisan – Mayıs aylarında başlayan bu çılgınlık, mevsim yaza döndüğünde yerini ıhlamurların baygın kokusuna bırakırdı sokağımızda.  Sanki kısa boylu, şeytani leylakların yanında daha ayakları yere basan ıhlamur ağaçları mevsim değişip havalar ısındığında akıllarının bir karıştan çok daha fazla havada olduğunu ispatlamak istercesine patlatırlardı çiçeklerini… Ve o güzelim ıhlamur çiçekleri, sanki bütün sene rayihalarını içlerinde tutmuş da, aylarca leylakları kıskançlıkla takip etmişler gibi salardı kokularını yol boyunca… Hele gün akşama döndüğünde kendinizden geçmeden adım atamazdınız sokakta… Her bir adım farklı bir deneyim olur, hayaller içinde ilerlerdiniz… Eve mi gidiyorsunuz, masal dünyasına mı karışırdı kafanız daha birkaç adım içinde…
Bundan mıydı acaba, her defasında ekmek almayı unutuşum eve dönerken, kim bilir?
Geçen zaman içinde, ben İstanbul’u terk ettim, Ege’de buldum kendimi… Hiç özlemedim İstanbul’u ilk başlarda. Portakalların, limonların çiçeklerine bıraktım bahar sevincimi… Yaseminlerin çılgınlığı, melisaların arsızlığı ile oyaladım yaz gecelerimi. Sonra bir ilkbahar sabahı erguvanları aramaya başladı gözüm ağaçlar arasında…  Necati Cumalı’nın Güneş Özlemi şiirindeki deli erguvanlar, yüreğimdeki bahçede ilk başını gösteren anıydı İstanbul’dan… Fark ettim ki, Ege’de de aynı derecede deli tüm erguvanlar, yatıştı yüreğim…
Yine de köydeki bahçemde, her türlü meyve ağacının arasında, manzaramın göz ucundaki erguvan ağacı hepten su serpti içime… Lakin bir süre… Bir süre sonra bahçemde olmayan iki ağacı daha fark ettim… Beni o ilk gençliğime götürecek iki yaramazı… Leylak ve Ihlamur tabii ki…
Derhal, ikisine de birer yer açtım bahçemde, tıpkı yüreğimde paylaştıkları yer gibi… Sonra da yeşermeye bıraktım o umutları bahçenin iki ayrı yakasında…
Nihayet bu sene, gözünün içine baktığım iki yürek sürgünümden ilki, yani leylaklarım coşturdu beni, kendi çiçeklenişi ile… Öylesine güzel, öylesine çılgın, öylesine vurdumduymaz…  Sanki hiç umrunda değilmiş de, öylesine salıvermiş gibi gönlündekileri…
O leylakları kokladıkça daha bir anladım, Alman yazar Patrick Süskind’in Koku (das Parfum) isimli ilk romanındaki (Can Yayınları, ISBN: 9789755100593) kahramanı Jean-Baptiste Grenouille’in deliliğini, hepsi benim olmalıydı o kokuların, sonsuza kadar… Parfüm yapımını mı öğrenmeliyim?
Evet, sevgili minik ıhlamur ağacım, şimdi gözüm senin üstünde… Öyle fütursuzca bakma bana… Adım adım yaklaşıyor senin de zamanın…
23 Nisan 2012
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...