Bilinç akışı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilinç akışı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ekim 2017 Pazartesi

Belki...


Kapı, kapı, kapı...

Baktığım her yerde kapı görüyorum... Yepyeni maceralara hazırım sanırım, ama kapıya gidemeyecek kadar tembelim... Evren bana sürekli kapıyı gösteriyor...

Git kapıyı aç...
- Açmam, açamam...
Neden?
- Yerimden kalkmaya üşeniyorum...
Kapıyı açmazsan senin için hazırlanan sürprizleri bilemezsin ki... Hiç merak etmiyor musun?
- Bilmem, belki...

Belki, evet, belki...

Bir son söz olarak "BELKİ"...

Yani hep sürüncemede hayat, ne kapıyı açmaya gücü var, ne de kapatmaya cesareti...

Eeee?
- Belki...

Hadi oradan... 

10 Nisan 2017 Pazartesi

Kabuk

"Kabuklarını iyice ayıkla ama", dedi annem... "Unutma, yumurtanın incecik bir zarı vardır, ağzına geldiğinde o kadar serttir ki, dişin kesmez..." Şu küçücük yumurta bile öyle dirençliydi işte... Soyması zordu... Haşladıktan sonra bile, o kaynar suyun içinde dakikalarca haşladıktan sonra bile öyle kolayca teslim olmuyordu, dağılmıyordu...

Benim kabuklarım da öyle mi acaba? Soydukça altından daha ince, ama daha dayanıklı bir katman çıkıyor? Hayatın içinde bu kadar haşlanmama rağmen, henüz kokusunu duyamadım kahvenin... Kahve dedim, evet... Suyun içinde kaynadıkça kokusunu veren kahve var ya... Ondan olmak istiyor herkes... Benim kokum çıkmıyor, bilemiyorum bu kötü bir şey mi?

Başkaları keyfimi süremiyor demek ki... Kabuklarım batıyor mu ellerine? Ağızlarında sert sert bir hüzün bakiye mi kalıyor? Yine de seviyorlar mı bu tadı? Dikenlikte biten bir tek gül misali, değiyor mu çektiklerine ellerine geçen...

Bi deyiversinler hele...

3 Ekim 2016 Pazartesi

Kalanlar

Gidenler gitti, tek tek gittiler... Bırakıp yüzüstü, öylece, arkalarına bakmadan gittiler... Bazıları yavaş yavaş gitti, elinden tutarmış gibi yaptı bir süre, kaldıracakmış gibi, bir adım atarken yardımcı olacakmış gibi yaptılar... Oysa içten içe biliyordum gideceklerini... Bazıları arkada durmayı tercih etti, "sen git, ben arkadan geliyorum" diyerek el salladılar... kimini bırakıp yürüdüm, kimini bırakmak istemedim, her adımda dönüp baktım arkama, adımlarım kısa kısaydı önce... Sonra ben de unuttum her adımda arkamdakini...

Demek, demek bırakılabiliyormuş... kendin de bırakmışsın işte... Senin de kalanların varmış, değil mi?

Bazıları en başından gelmemeyi seçti, rahatlıkla yürüdün o zaman, vicdanın rahattı...

Ya "sen git" diyenler, onların niyeti var mıydı gerçekten gelmeye? Yaraları mı çok ağır geldi? Yoksa uyuttular mı seni en baştan? Kim bilir ve de ne fark eder?

Fark etmez mi sanıyorsun? Terk etmek ve terk edilmek... Fark etmez mi? Yüzüstü bırakılmak? "Sen git" derken içinden "kal" diyorsa insan, fark etmez mi?

Bence etmez... Giden gider kuzum, nasıl gittiği hiç fark etmez... Biz kalanlara bakalım...

Özlemez mi insan? Yüreği cız etmez mi?

Etse ne fark eder? Dönecek mi bırakıp gidenler? Dönse ne olacak? Tutabilecek misin elini aynı tutkuyla? Güvenebilecek misin?

Fark etmez... Giden gider, dönen... Dönen? Kim bilir...

21 Nisan 2016 Perşembe

Ayrık Otu

Hiçbir şey olmuyor... Öylece duruyoruz işte... Bazen bir heykele benzetiyorum kendimi... Orada öylece duruyorum... Hayat gelip geçiyor üstümden geçen bulutlar gibi... Teğet geçiyorum onlara... Zaman geçiyor oysa... Paslanıyor gövdem, kuşlar geziniyor üstümde...

Sahi, bugün bir karga gelmiş balkona... Aniden ben dışarı çıkınca ürktü, kaçtı... Saksıya bakınca bir balık leşi gördüm, kimbilir nereden aşırmış... Güzelce çıkıştım kaçan kargaya, "pes doğrusu, bir bu eksikti", dedim... "Burada yemek yiyor muyuz biz?" Karga da anlamıştır biraz kaçık olduğumu, tüm komşularla birlikte... Yine de girdim içeri, bıraktım gelsin, alsın yemeğini... Nerede yerse yesin... Rızkına mani olacak değilim ya... Balkonumda yemesin tek... Orada sadece çiçeklerime yer var...

Bir ağaç olsam, hiç değilse yaprak değiştirirdim arada; mevsimler değişirken... Şimdi hiçbir şey değişmiyor hayatta...

Sadece demir bir pençe geliyor, avcuna alıyor kalbimi arada... Sıkıyor, bir kafes gibi daraltıyor içimi... Sonra gidiyor mu, alışıyor muyum varlığına anlayamıyorum... Hiçbir zaman iyi hissetmiyorum kendimi, o zaman nasıl daha kötü hissedebiliyorum, merak ediyorum...

Zeyno aradı biraz önce... Patronu ölmüş, trafik kazası... Gençmiş, çocukları varmış... Erken evlenmemeli diyorum insan... Bak, ölüveriyorsun işte, kalıyor çocuklar... Geç evlenince ölmüyor musun yani? Ne kaçık kadınsın sen... Ölüyorsun işte.. Her gün ölüyorusun... Sadece bazı ölümler daha kısa, seninki epey uzun sürdü... Bir de bazıları beklemiyor ölmeyi, sürpriz oluyor... O da güzel...

Bir de ağaç olsam diyorsun, kök salmayı beceremedin ki daha... Yabani ot bile olmaz senden... Yaban dediğin taaaaa yerin dibine salar kökünü... O zaman neden yabani diyor komşular sana, sen bu denli beceremezken kök salmayı... Olsa olsa ayrık otu olur senden ya da mantar... Bir de deli ot diyorlar ya bizim köyde... O olabilir...

Kimseye bir zararım yok diyorsun ya, ne faydan var? Heykel bile gölge yapıyor arada... 

21 Aralık 2015 Pazartesi

YAS

Görsel: http://www.sinemaloji.com/
ve “İyi şeyler olur” dedim…
“Tabii inanmayı sürdürürsek” dedi…
İnanmayı mı komik olma, neye inanacaksın ki? Ortalıkta yozlaşmadan, kokuşmadan, bayağılaşmadan başka bir şey mi var? İnanmakmış… Peh, her şeyin besbeter olacağına inanırım ancak bundan sonra…
Bu durumda hangi iyi şeylerden bahsediyorsun ki? dedi…
Münferit olaylar dedim… Günümü aydınlatan bazı şeyler… Güzel bir insan mesela, iyi bir kitap…
İyi kitaplara inanırım bak… İyi bir distopyaya mesela… Zaten o distopyanın kendisi değil mi yaşadığımız? Koy ver gitsin… İyi distopyalar olur… Çocukluğumu hatırlamak istemiyorum artık… İyi şeylerin her gün olduğu… Zamanın iyi olanı saydığı, kötüyü unutma eğiliminde olduğu anları unuttum gitti… Seni hayata hazırlayanlar bunlar mıydı, dedi… Bu durumda pek hazırlıklı sayılmazsın…
Bilmek ve inanmak… Yaşamak ve ölmek gibi… İçinde fırtınalar kopsa da, yokmuş gibi bir inanç içinde misin? Atla, hadi at kendini o boşluğa… İyiler zaten çoktan öldü… Ya bir suikaste kurban gitti, yandılar ya da yana yana gittiler… Kim kaldı ki? Bir sen bir ben… Seç o zaman, kime inanacaksın? İyiler her zaman kazanır… Neyi? Büyük ödül neydi ki? Ölsem? Kazanmış olur muyum? İyiler erken gidiyormuş ya… Bu kadar uzun yaşamak kötü olduğumun kanıtı mı? Ben varsam iyi yok mu? İyi varsa, ben çoktan öldüm demek… Gidiyorum o zaman… Batıya, hep batıya dönük yüzümüz… Güneşin doğuşunu sırtımızda mı hissedeceğiz? Ya yangın yeri ise doğu? Sırtım ısınıyorsa hayra mı yorayım? Sabah mı şimdi? dedi…
İyiliğe inanıyorum, dedim… Safım benim, dedi.
Sanki bir sürpriz parti verilmiş de benim için, bana haber vermeyi unutmuşlar gibi hissediyorum… Üşüyorum… Yaman çelişkiler içinde bile değilim… Bir bulutun koynunda ölmüşüm de haberim yokmuş gibi daha çok… Sadece bir koku var burnumda… İs kokusu gibi…
2 Temmuz 2015

10 Ekim 2015 Cumartesi

BİR KOR GİBİ KOR İŞTE ADAMA TEK BİR NEFESTE…

Görsel: anatckiy.deviantart.com
Hayır, özlemek değil de bunun adı… İçinde her şeyin olduğu bir hiçlik daha ziyade… Hani sessizliğin elle tutulur olduğu bir kalabalık gibi…
Bir gece düşümde kalktım da yataktan gözlerim alışıktı karanlığa, ama gözlerimi kapattığımda her yer aydınlıktı zaten, bir ormandaydım ama tek bir ağaç vardı karşımda, tek ağaç ormanı işte o yokluk, uzanıp dalından bir meyve koparsam orman olmayacak artık… O nedenle yokluk içinde bırakılmışım.
Düşten düştüm, okyanus damlasına vardım. Neden gözlerin kapakları var da burnun yok? Bir damla içinde tüm kokular. Özüm gözüme durdu, balık allı pullu… Bir esinti, bir meltem, bir imbat… Okyanus oldu mu sana gökyüzü, bir mavi bir gri… Biraz ala biraz bulut… Sabah mı akşam mı belli değil… Yitip giden martıların kanadında bir karanfil alası… “Neden karanfil?” dedi şair, “şairi anmak için” dedi içim… Anlarsa bir o anlar beni…
Dönemem artık gerçekliğe, biraz caz, biraz duman, biraz alaz… Bir türkü tutturmak için çok mu geç? Eee, geç ya, caz dedin biraz önce… O zaman Rumeli Hisarı’na gitmeyelim bu gece.
Gel dedim, gittiğin gibi gel… Peki karanfil ne olacak? Onu da getir, koklarız… Olmaz, bırakamam onu suya, özlerim…
Özlemedin mi daha bu güne kadar? Büyük laflar etme bana, kalsın dilinin ucunda… Dudaklarına çıkmasın da kalbinde bir sızı kalsın, bana ne… Saçmaladın yine. Düş değil mi bu, istediğimi yaparım… Hadi o zaman, al karanfilini de çık ortaya… Ya da dur, elma demedim ki daha… Der miyim, bilinmez… Kal o zaman orada. Saçmaladın yine, kalk bir çay demle en iyisi… Olmaz, türkü yok ki, caz var… Eee, ne içeceğiz? Bir bardak soğuk su iç en iyisi sen…. Ya da hiç dönme, kal gittiğin yerde…
Neden öyle dedin ki? İyi gelmedi mi sana da bu gece? Ne gecesi? Düş dedin ya… Gündüz düşlerim olamaz mı benim? Gündüz düşünde caz olmaz ki? Ya ne olur? Kahve, frenk işi olsun ama… Bir espresso yapıvereyim o zaman size… Yemezler… Kaçıp sıyrılıvermek yok öyle. Bi arkadaşa bakıp çıksam ben?
Ve yüzü avuçlarının içinde, öylece kaldı biraz gecenin serinliğinde… Gökten 3 nefes düştü derin derin… En çok da özleyenlerin içine… Bir kor gibi KOR işte adama tek bir nefeste… Tüm renkler siyaha çalar senin elinde…
18 Nisan 2015
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...