günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2020 Pazar

48'e güzelleme


Yıllar geçer. Yıllar... Akıp geçer...

Acılar olur, mutluluklar...
Hüzünler olur...
Neşeli günler, dertli olanları takip eder...
Bazen,
bazen en dipte bulursun kendini...
Bazen bulutların üzerinde, keyfin yerinde...
Seversin, çok seversin, için acır...
Çok yanar bazen için kayıpların olur yolda...
Yolculuktur aslolan...
Devam etmek dansa...
Sustuklarını duyanlar olur, gülümsersin sessizce...
Bağırdıklarını duymazdan gelirler bazen, gözlerini kaçırırsın...
Ama devam edersin dansa...
Danstır aslolan çünkü...
Devam etmek yolculuğa...
Yıllar geçer, yıllar... Akıp geçer...
Dans etmeyi öğrenebildiysen eğer,
Teşekkür eder devam edersin yola...
Bilirsin, herkes kendi yuvaya dönüş yolunu kendi bulur...
Herkes yürür...
Sadece,
dans etmeyi hatırlayanlar bir başka yürür...
Hoş gelmiş hayatla dansımın 49. pirueti...
Haydi bakalım, bir tur daha...
İyi ki...





20 Haziran 2019 Perşembe

ilk yazı

Kendimi kötü algılardan uzak tuttuğum kadar iyi olanlardan da uzak tutmaya gayret ediyorum. Gördüğümü olduğu gibi gözlemleyip yargılamadan bırakmaya çalışıyorum. "Burada insanlar çok sigara içiyor, eyvah yandım" ne kadar uzak durmam gereken bir panik ifadesiyse, "yaya geçidine adımını attığın an araba zınk diye duruyor, abi" de o kadar uzak durmam gereken bir rahatlama... Bunların hiç biri göçmekle doğru ya da yanlış yaptığımı kanıtlamaz. Bunu sadece zaman gösterebilir ve benim uyum sağlama kabiliyetim, ki en başından beri buna güveniyorum.

Pazar gittik mesela dün... Tanıdığımız sebzeler yanında tanımadıklarımıza da baktık. Sarı taze fasülye var örneğin... Azıcık aldım bugün marketten, haşladım biraz, tıpkı ufak bir bebeği yemek yemeye alıştırır gibi... Dokusuna baktım seçerken, bildiğim kurallara uydurmaya çalıştım... Sonra haşladım, tadına baktım, bildiğim tatlardan ne kadar farklı diye...

Böyle böyle geçiyor işte günlerim... Sadece sebzeleri değil, insanları da haşlamaya çalışıyorum, benimle aynı kapta haşlanabiliyorlar mı acaba diye merak ediyorum. Dış görünüşler çok farklı değil gibi, onların da iki eli, ayakları, kafaları falan var mesela... Renkleri yeşil veya sarı olsa da tatları nasıl, belirleyici olacak olan o? 

22 Şubat 2018 Perşembe

Dokuyan

Görsel: Pinterest
Kitap kulübümüz ile Ursula K. LeGuin'in kitaplarını okuduğumuz bir atölye yapıyoruz bir yılı aşkın bir süredir. Son birkaç aydır Hep Yuvaya Dönmek isimli kitabını okuyorduk, biraz ağır bir kitap, ben açıkçası bir Ursula hayranı olarak daha önce bitirememiştim kitabı, kulüp baskısı iyi geldi, zira kitap önemli bir kitap, LeGuin'in kendi kitapları içinde ilk sıralara koyduğu, derin anlamlar taşıyan bir kitap, tek başıma muhtemelen çok zorlanırdım okumak için...

Her neyse, kitabın içindeki halk 3 isim değiştiriyor. İnsanlar doğduklarında bir isim veriliyor onlara, çoğunlukla doğadan gelen bir isim, bir kuş ya da bir ağaç ismi gibi... Daha sonra ömürlerinin ortasında başka bir isim seçiyorlar kendilerine, yaşamlarının o evresinde oldukları ya da olmak istedikleri ile ilgili bir sıfat ya da yine doğadan bir isim olabiliyor bu... Son olarak ömürlerinin sonuna geldiklerinde yine o evreyi de açıklayan başka bir isimleri oluyor...

Bu isimlendirme olayı kitabı konuşurken çok etkiledi bizi, uzun uzun konuştuk, sonunda sevgili Sıla da sordu tabii soruyu: "Kendinize hayatınızın bu noktasında bir isim verseydiniz bu ne olurdu?"

Çok düşünmem gerekmedi, hayatımın bu noktasında kendime seçtiğim isim DOKUYAN...

Beni tanıyanlar arasında bunu duyunca sebebinin çok örgü örmem olduğunu düşünenler olacaktır. Aslında haklılar, ancak bu çok örme konusunun yaşamın bu evresinde içinden geçtiğim sürecin nedeni değil sonucu olduğunu biliyorum ben... Aslında bu aralar içimde sürekli dokuyan bir örümcek anne var... Sabırla işliyor ağını, dokuyor, bekliyor bu arada, hayaller kuruyor, bir yandan dışardan üretirken bir yandan içinde üretiyor... Bekliyor, beklerken boş durmuyor, duramıyor da zaten...

İşimde de bunu hissediyorum, evimde de... Her bir ilişkiyi, her bir çocuğu emek emek dokuyorum sanki, sonucunu göremeden yapıyorum bunu, sadece içimden öyle geldiği için, içgüdülerime güvenerek. Örmek de bunun bir sonucu, duramıyorum, ellerim de duramıyor, sürekli hareket etmesi, üretmesi gerek... Eller bunun için var sanki...

Bundan 6 sene önce başka bir isim vermiştim kendime... O isim sanırım artık ömrünü tamamladı... Yeni bir ismim var artık... İsmim bana yön göstersin...

23 Eylül 2016 Cuma

Doğum günü

Bu sene tüm hatırlatıcıları kapattım sosyal medyada... Doğum günümü sadece bilen bilsin istedim... "Beni seven arasın" diye niyet ettim... Sadece bir şiir yazdım 44 yaşıma, onu da saldım gitti benden... Okuyan anladı, bilen gördü, öyle aktı...

Yıllardır daha da öze dönüyorum gün-be-gün, daha BEN olmaya çalışıyorum, hayatı bir yolculuk olarak görüyorum... Sıkı sıkı giyinip başlamışım sanki yürümeye, her dem bir kıyafet atıyorum üstümden... Artık hepten inceldi sanıyorum üstüm, bir bakıyorum, bir palto varmış altında, fark ediyorum, onu da atıyorum, sonra bir gömlek, bir elbise daha...

Her neyse, sabah bir mesaj ile karşılaştım, belki 15 yıldır görmediğim, yılda birden seyrek haberleştiğim bir arkadaşımdan... Beni rüyasında görmüş, nasıl olduğunu merak etmiş... Dedim ki, "beni seven arasın" demiştim, mesaj yerine ulaşmış...

Sonra, oğlumun geçen sene kullandığı servisin ablası aradı, halimi hatrımı sormak için... Yine bizim sokaklardan çocuklar alıyorlarmış sabahları, bizi hatırlamış... Olsa olsa ayda bir telefon ile konuştuğum, yüz yüze ondan da az görüştüğüm bir kadın... Kalpler arasındaki mesafe kadar yakın... Kan bağı kadar yakın...

Bilmem tanıyor musunuz bu hissi... Bazen hiç konuşmadan anlaştığımız, bir bakışla selamlaştığımız, kalp kardeşlerimiz var dışarıda... Ne zaman sessize alıyoruz etrafımızdaki gürültüyü, o zaman duyuyoruz seslerini, kalbimizin sesini yani...

"Aşırı gürültülü, inanılmaz yakın" demiş ya Jonathan Foer, ancak bu kadar özetlenebilir...

20 Eylül 2016 Salı

44


4 dörtlük bir hayat düşledim kendime
Pamuktan, kadifeden ve çiçeklerden
Bunun yerine dikenlerim oldu yollar boyu
ve gökkuşağım,
gördüğüm, ama hiç ulaşamadığım

4 dörtlük bir hayat düşledim kendime
Çikolatadan, tarçın kokulu, lavantalı
Bunun yerine çayım oldu, zifiri karanlık,
aşırı dem almaktan acılaşmış, yalnızlık kokan...

4 dörtlük bir hayat düşledim kendime,
Ormanlardan, denizlerden, insanlardan
Bunun yerine kahvem oldu ve kitaplarım
ve mavilerim oldu, kafamı kaldırdıkça

4 dörtlük bir hayat düşledim kendime
Bakmayı öğrendikçe, bıraktım düşlemeyi
Yaratmaya başladım
Kalemi tutan elin yüceliğini anladım...
Dostlarım oldu, çocuklarım...
Yerlerim oldu, göklerim...

Kederlerim oldu, ağladım,
Güldüm sonra, kahkahalar attım...
Bıraktım düşlemeyi,
Yaşadım...

24 Haziran 2016 Cuma

İçimdeki Atuan

Görsel: Deviantart - Ethem Onur Bilgiç
İçimde kocaman bir karanlık var bugünlerde... Neye başlasam yarım kalıyor, neyi çözsem yeni sorunlar yaratıyor... Dert bir tane değil ki, düğümleri çöz çöz bitmiyor... Sıkılıyorum, bunalıyorum, kaçmak istiyorum... Yok olmak istiyorum bir yandan da... Gitsem diyorum, biliyorum ki "bu kent peşini bırakmaz senin" misali, tüm çözümsüzler peşimden gelecek... Bir labirent içinde, dolanıp duruyorum o karanlıklarda... Kaybolmayayım diye belime bağladığım ip dolandı iyice her yanıma, mumyaya döndüm... Labirentin mumyası, kördüğümlerle bezeli mezarlarında kaybolmuş, artık var olmayan hazinelerini koruyor.

Bir de isimsizler var... Adlandıramadıklarım... Kocaman bir yumruk gibi bekliyor boğazımda... Adını bir koyabilsem, fırlayıp çıkacak belki dilimden, ağır bir yükten kurtaracak bizi... Bilemiyorum... Bütün o sıkıntıların, boğulmaların, patlayamamaların bir ismi var mı acaba? Varsa, bulsam, nasıl bir patlama yaratır, kestiremiyorum...

Bir de yutulmuşlar var tabii... Boğaz dokuz boğum dediklerinden... Sustuklarım, beklediklerim, anlamsız dediklerim... Dilimin ucundan döndürdüklerim... Kocaman bir batık gemi gibi onlar da savrulup duruyor içimin denizlerinde... Yutulmuşlar bir defa... Tam yerinde taşı gediğine koyamadıklarım, son anda vazgeçtiklerim... Sevip de kıyamadıklarım... Gözümün bebeğinde sakladıklarım...

İşte bunlar benim kocaman karanlıklarım... İçimdeki Atuan'ım... Bir de ben, karanlıkların rahibesi, isimsizleri tarafından yutulmuş OL-AN-IM...

9 Ekim 2015 Cuma

Yasemin Zamanı

İzmir'in uzun sonbaharı başladı, renkler hafiften sarardı, havada hoş bir serinlik hakim, ancak güneş hala insanı gülümsetecek güzellikte parıldıyor...

Hal böyle olunca fırsat buldukça yürüyüş yapmak mutluluk veriyor bana... Yürürken etrafımla ilgilenmeyi çok seviyorum, özellikle de bitkilerle...

Malum İzmir'in hakim bahçe çiçeği Yasemin... Her ne kadar yaseminin çiçeklenme zamanı yaz olsa da, şu anda iri iri açmış nefis yasemin çiçekleri de kendilerini sonbaharın akışına kaptırmış ufak ufak dalları ile vedalaşıyor kendilerini rüzgara salıveriyorlar...

Akşam eve dönerken toplayıveriyorum yerden bu nefis olgun yasemin çiçeklerini... 8-10 tanesi yetiyor bana bir bardak çay demlemek için... İster siyah çayıma ekliyorum, ister tek başına demleyiveriyorum...

Eee, tabii sonunda da elimde kitabım, bardakta çayım doğru balkona...



İyi ki İzmir'deyim.

Dip Not: Yasemin çayının faydaları için: http://www.bitkicaylarininfaydalari.com/yasemin-cayinin-faydalari/

18 Eylül 2015 Cuma

EVRENE SELAM OLSUN


Evren’im, güzel yavrum benim,

Nasıl da istenen bir bebektin sen, çevremizde şahit olduğumuz pek çok kaza bebekten çok farklıydın. Aylar önce, seni istediğime karar verdiğimde sana hamile olarak  görmüştüm kendimi rüyamda; karnımı okşamıştım daha o zamandan, sevecenlikle, gülümsemiştim. Baban da seni istediğine karar verdiğinde, bir yavru kuş olup geldin bu sefer rüyama. Kumru Hanım’la Kumru Bey’in yuvasını şenlendirdin gelişinle...

Evren’im, güzel çocuğum,

Çok hastaydım, senin varlığını öğrendiğim gün. Doktorun verdiği ilaçları içemedim, sana zarar vermekten korktum, gidip test yaptırdım, “gerçekten var mısın?” diye. Evet, vardın. 1 mm bile olmasa da boyun, gelmiştin artık, vücuduma misafirdin. Çok sevindim, ama uzun bir yol vardı daha önümüzde seninle karşılaşmamıza kadar. Büyümeni izlemeye, beklemeye başladım. Sen artık benim ufacık dünyamdın, evrenimdin. Seninle yatar, seninle kalkar olmuştum. Varlığını da iyice hissettirdin hani, bulantılar, baş dönmeleri ile.

Evrenim, bebeğim,

O anlardan itibaren sana yazmak istedim, ama çok fazla da bağlanmak istemedim sana. Hep derlerdi, ilk 3 ay çok riskli diye. Kimselere söyleyemedim bir süre geldiğini. Herşeyi, herşeyi öğrenmek istedim seninle ilgili. Bol bol okudum, 7 haftalık, 8 haftalık, 9 haftalık neye benzermiş bebekler, annelerine neler yaparlarmış diye. Sen de varlığını daha fazla belli etmeye başladın bu arada karnımda, elbiselerim dar geldi, seni sıkmak istemedim, daha geniş giyindim. Artık saklayamadım seni.

Doktora gittik, minicik kalbin bir toplu iğne başı gibi atıyordu. “Aslan oğlum” dedim, “mahçup etmedin, merakta bırakmadın bizi”. Ne güzel gelişiyordun. “Oğlum” dedim, çünkü biliyordum erkek olduğunu, sen söylemiştin bir gece.

Rüyalarıma gelmeye devam ettin. Annelik hırkasını giydirdin bir gece üzerime. Ve bir gece adını fısıldadın kulağıma “Evren” diye. Zaten evrenimdir, Evren’im oldun.

Peki sonra ne oldu, anlamadım. Hep yemek yemeye başladım geceleri. Bana birşey demek istiyordun, anlamıyordum. Hergün gündüzleri yiyemediklerimi geceleri yiyordum, ama ne demek istedin, hep sordum, anlamadım bir türlü. Anlasaydım ne olacaktı, elimden gelen birşey var mıydı? YOKTU.

Hafta 11, bulantılar kesiliverdi. İlk 3 ayın sıkıntılarını atlattık herhalde diye sevindik. Bağımızı kuvvetlendirebileceğimiz ikinci döneme adım atıyorduk seninle.

Evren’im, ilk göz ağrım,

Seni biz çok istedik, ama bize gelmeyi sen seçtin, zamanını sen seçtin. Adını sen fısıldadın kulağıma. Sonra ne oldu bebeğim? Neden gelmekten vazgeçtin annenin yanına? Aniden neden bırakıverdin bizi?

Doktora gittik yeniden, “gelişmemiş bu bebek,” dedi doktorum “beslenememiş”. O minik kalbin atmıyordu artık. “Olur böyle şeyler” dedi doktor. Çok sık görülen bir durum, biliyorum, çok okudum bebekler hakkında. “Üzülme sakın” dedi, “yine olur.” Kaskatı kaldım orada, ne yapacağımı bilemedim. Bu bir kitap değildi ki, benim evrenimdi. Kapıdan çıkınca babanı aradım, haber vermek için, ama konuşamadım. Yaşlar boşanıverdi gözlerimden, boğazıma düğümlendi kelimeler, “Evren’imiz gitmiş” diyemedim, ağladım sadece, “Gel” diyebildim birtek. Günlerce ağladım, ağladım, ağladım.

Ah, sen, ne kadar istenen bir bebektin. Seni kucağıma alacağım anın hayalleri süslüyordu evrenimi. Ama gelmemeyi seçtin. Bir bildiğin vardır herhalde, KOSKOCA bebeksin.

Evren’im, oğlum benim,

Çok şeyler söylediler ardından beni teselli etmek için, pek çoğu bir nesne gibi bahsetti senden. “Yenisini yaparsınız” dediler genellikle. Anlayamadılar benimle konuştuğunu, senin bir ruhun olduğunu anlayamadılar. Senin benim ilk çocuğum olduğunu ve hep öyle kalacağını anlayamadılar. Başka çocuklarım olacaktır elbet, ama bu senin VAROLMADIĞIN anlamına gelmez ki.

Çok ağladım senin arkandan, ama “Bundan da öğreneceğimiz birşey vardır” demeyi de bildim. Yasını tuttum, ama bilgeliğinden de yararlandım. Demek bize birşey öğretmek istedin. Sen bizden daha iyi bilirsin, KOSKOCA bir ruhsun sen.

Evren’im, biricik yavrum,

Sana çok teşekkür ediyorum, burada bizimle olduğun kısa süre için sana çok teşekkür ediyorum. Benimle konuştuğun, varlığını hissettirdiğin için sana çok teşekkür ediyorum. Bilgeliğini bizimle paylaştığın için sana teşekkür ediyorum. Evrenime katkıda bulunduğun, beni olgunlaştırdığın, bana sabretmeyi öğrettiğin için sana teşekkür ediyorum.

Evren’im, bir tanem,

SENİ SEVİYORUM.


İzmir,

6 Nisan 2005

Bu mektup İmza: Ben isimli kitapta yayınlanmıştır.

15 Eylül 2015 Salı

TOMURCUKTAN ÇİÇEĞE

“Ve bir tomurcukta sımsıkı kalma riskinin, çiçek açma riskinden çok daha acı verdiği gün geldi…” demiş Anais Nin.

Görsel: http://www.darkzula.com

Kendisini zaten pek severdim, bu sözünü de öyle çok sevdim.
Bugüne kadar hiç düşünmemiştim tomurcuğun çiçeğe dönmesinin zorluğundan ötesini… Oysa kalmak türküsü, hep daha zor. Zamanı geldiğinde, gitme vakti, açma vakti, konuşma vakti geldiğinde… İnadına durmak, inadına susmak, direnç göstermek…
“Doğrusu nedir?” diye sormaya gerek var mı? Belli etmiyor mu doğanın döngüsünde kendini? Kuşlar yuvadan atmıyor mu çocuklarını zamanı geldiğinde…
Gözünde çakan kıvılcıma gem vurmaya çalışmanın anlamı var mı bahar kapıyı çaldığında? Cemrelere dur diyebilir mi yüreğin? Dönüşüm kaçınılmaz ise, doğasına göre yaşamalı insan… Doğmak değil miydi aldığımız risklerin en büyüğü? Bu uğurda ölmeyi göze almadık mı?
Masalın kahramanı olamasa bile masalın kendisi olmak böyle bir şey işte…
18 Mart 2015

1 Eylül 2015 Salı

BÖYLE

Fotoğraf: Yüksel ÇELİK
Yargılamadan önce anlamaya çalış. Baktın olmuyor dinlemeye çalış. Hemfikir olmak zorunda değilsin. Hak vermek zorunda hiç değilsin. Saygı duy yeter. Dünyada milyarlarca insan var, “o öyle” demeyi öğrenemedikçe yaşayacağımız hayatın kalitesi ancak böyle.
21 Temmuz 2014

EDEBİYAT

Fotoğraf: Behind The Mask by Ookami SeaEmpress
Bir kitap alıyorum elime, başlıyorum okumaya, sarıyor da… Çok iyi gidiyor. “Uzun süredir bu kadar sürükleyici bir roman okumamıştım” diyorum kendi kendime…
Sonra, sonra birden yanlış kullanılmış bir kelimeye rastlıyorum… Elim ayağım düşüveriyor… Çeviri olsa, hadi neyse diyeceğim de, anadilimde yazılmış bir kitap…
En kötüsü bilmemek değil de, bildiğini sanmak… O zaman araştırmıyorsun çünkü… Kullanıveriyorsun geldiği gibi… Yanlış olduğunu bilmiyorsun çünkü… Ama okur biliyor… Ne olacak şimdi?
Bir kelimeyi ilk defa duyduğumuzda cümlenin içindeki anlamdan çıkartırız genellikle anlamını… Sonra da birkaç defa teyit edince öğrenmiş oluruz o kelimeyi… İşte tuzak burada… O kelimenin anlamı bizim tahmin ettiğimiz gibi değilse, yanlış öğrendik gitti…
İyi bir yazar nasıl olmalı sorusunun temel şartlarından biri dile çok iyi hakim olması…
Bir hata gördüm mü, elim ayağım düşüveriyor, bütün hevesim kırılıyor, keyfim gibi itimadım da kalmıyor… Bu konuda kinciyim de, kolay unutamıyorum affetsem bile…
Yazık oldu güzelim romana…
Nüks etmek: hastalık veya başka bir durum yeniden ortaya çıkmak, depreşmek, üstelemek (Kaynak: TDK)
18 Haziran 2014

YOLCULUK GEREK

Şu anda bir şarkı dinliyorum, “yolculuk gerek” diyen… Birden çekip gidelim, başka dil konuşulan, başka öyküleri olan yerlere…



Oysa ki, “bu kent peşini bırakmaz senin” demiyor mu Kavafis?
Kaldı ki, kafasını, yüreğini hazırlayan insan odasında bile yolculuk yapabilir. Yapamaz mı? Eğer hazır değilse o yolculuğa, miller tepse yine de aynı yerde sayıklamaz mı?
Yepyeni dostlar değil de yepyeni gözler gerek bize… Tazelenmiş yürekler…
Ondan sonra da çıkarım yolculuğuma, istediğim yöne… Kafamda, odamda, yüreğimde… Ondan sonra bakarım yeni gözlerimle istediğim yere…
Görsel: Moments – Carolina Landea

Evet, biraz temiz hava da iyi gelebilir. Açayım biraz pencerelerini kalbimin ya da daha iyisi bir hamak kurayım en derinlerine gönlümün.
26 Haziran 2014

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...