22 Şubat 2016 Pazartesi



Düşünsene, ya Havva doğum yaparken ölseydi?

22 Ocak 2016 Cuma

Şu bizim zeytinyağı…

Görsel: http://www.ciftcideneve.com
Zeytinyağı, bizim zeytinyağı… O kadar bizim ki, annemiz, kardeşimiz, çocuğumuz gibi bizim… Bir şekilde çok iyi bildiğimiz, birlikte yoğrulduğumuz, ancak aynı nedenle daha yakından tanımak, anlamak için çaba sarf etmediğimiz haliyle bizim zeytinyağı…

Futbol gibi, herkesin hakkında fikir yürüttüğü, ama sahaya çıkıp oynamak gerektiğinde nefes nefese kalıp orta sahaya kadar koşamadığı kadar bizim zeytinyağı…

Şarap mesela, aslında o da bizden, ancak biraz çekingenlik, biraz mesafeden dolayı, kırmış bu “tanıdıklık” döngüsünü en başından… O ya da bu şekilde, her evde bulunabilirliğinden midir bilemem, zeytinyağı henüz yolun çok başında.

Türkiye’de zeytinyağı kültürü bir yere gelir mi? Gelir elbet. Ama bunun için olmazsa olmaz bir şart var öncelikle: bilmediğimizi kabul etmek, yeniden tanışmak zeytinyağı ile, kendini bize anlatmasına izin vermek.
Kabul edin, hayatınız boyunca içinde zeytinyağı bulunan herhangi bir yiyeceği sadece zeytinyağının tadını almak için yediniz mi? Bir ayin gibi, gözlerinizi kapatıp önce koklayarak, ağzınızın içinde dolu dolu yuvarlayarak, tanıştınız mı o yağla? Bir şans verdiniz mi, kendini size anlatması için?

Bugün, sadece meraktan tanışın evinizdeki zeytinyağı ile. Tadını bulandırmadan, içine kekik, pul biber katmadan, ısıtmadan, olduğu hali ile karşınıza alın. Bu deneyim için natürel sızma, tercihen butik üretim bir zeytinyağını seçin öncelikle mümkünse. Koklayın önce şöyle bir…  Zeytinyağının içindeki meyve ile tanışın… Gözlerinizi kapatın. Yeşil zeytinden mi sıkılmış, siyahtan mı anlamaya çalışın. Bir yudum alın ağzınıza, ona zaman tanıyın, yayılsın dağılsın ağzınızın içine.

Ne arayacaksınız peki? Öncelikle zeytini arayacaksınız zeytinyağının içinde, meyvemsilik iyi bir zeytinyağının ilk şartıdır. Aromalar açısından zengin bir zeytinyağı aynı zamanda yeşil domates, badem, taze ot gibi destekleyici başka kokular da barındırabilir içinde.

Ham zeytinin acılığı da yine nitelikli bir zeytinyağının olumlu özelliklerindendir. Ağızdaki acılık ve genzinizdeki yakıcılık yüksek kaliteli, antioksidan yönünden zengin bir zeytinyağının sahip olabileceği niteliklerdendir. Bu üç özelliğin yoğunluğu ise damak zevkine göre tercih edilebilir. Tıpkı şarapta olduğu gibi, nasıl kimi insan buruk, bol tanenli, dolgun gövdeli şarapları tercih ederken kimi meyvemsi ve hafif şarapları tercih ederse, siz de zeytinyağını tanıdıktan sonra hangi özellikleri daha çok sevdiğinize ya da hangi durumlarda nasıl bir yağı tercih edeceğinize karar verebilirsiniz.

Genel olarak yoğun acı, yakıcı zeytinyağları çiğ sebzelerle servis edilirken, orta meyvemsi, hafif yakıcı yağları salatalarda, hafif olanları ise zeytinyağlı yemeklerde kullanmak daha uygun bulunmaktadır, ama kim bilir, belki siz kendinize has başka alanlar yaratabilirsiniz.


Hadi ama ertelemeyin, bugün tanışın zeytinyağınız ile, öpüşün, koklaşın, barışın…

14 Ocak 2012

30 Aralık 2015 Çarşamba

Kırmızı

Kırmızı yakışıyor sana, gözlerini ortaya çıkartıyor...
O değil de o kırmızı rugan pabuçları sen de unutamıyorsun değil mi?
Eeee, bütün kızlarda vardı, bir bana almamışlardı...
Oğlanlara olmaz da ondan, kız ayakkabısı onlar akıllım...
Oğlanlar kırmızı sevemez mi yani? Ya pembe, mor? Maviyi sevmeye izin var mı? İsterim, illa da kırmızı rugan pabuçlar isterim... Bir bayram benim de kırmızı pabuçlarım olsa? Noel babadan bile istedim... Gerçi bir pek tanımazdık onu, ama görmüştüm ben fotoğrafını, o da kırmızıyı seviyor...
Noel baba bizim eve gelmez akıllım... Bacası olan evlere gidiyor o...
Bizim de bacamız var, ama demirden... Taştan baca yapacağım o zaman ben büyüyünce evime, o zaman gelir mi kırmızı pabuçlarım? Rugan olacak ama...
Bir de diş perisi varmış diye duydum, ama o para getiriyor sanırım sadece...
Ananemden istedim ben kırmızı pabuçları, bir tuhaf oldu gözleri.
"yuvalarından uğradı" denir ona...
O ne demek ki?
Ayıp bir şey söyledin demek... Ananem de utandı işte senden...
Oğlanlar kırmızı pabuç istemez... Tren iste sen en iyisi...

21 Aralık 2015 Pazartesi

BULUT

Bulut gibi göklere yükselirken ruhum, bir yandan da geride bıraktıklarımı düşündüm. Neler kalmıştı ki geride, yaşanmamışlar daha çok, ama keyif de bir yandan, gözden kaçmışlar/ kaçırılmışlar biraz. Bile bile bilmediklerimiz, güle güle gönderdiklerimiz. Sevdim, çok sevdim, ama olmadı yalanlarımız.
Bulut gibi yükselebilmek için hepsini geride bırakmak lazım. Tertemiz ve hafif olmak.
Sevgi de dahil her bağ ağırlaştırdı beni. Umutlar yere bağladı ayaklarımı. Hani derler ya “kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insan özgürdür.” diye. Tek tek her şeyi bıraktım özgürleşmek için. En son da yalnızlığımı bıraktım ve bir baktım ki birlik içindeyim. Hafifledim, hafifledim, bir rüzgara kaldı havalanmam, ona teslim ettim kendimi.
Demek bulut olmak teslimiyetmiş bunu anladım. Boyun eğmek ve kabul etmek, ama kabullenmek değil asla…
20 Ağustos 2015

YAS

Görsel: http://www.sinemaloji.com/
ve “İyi şeyler olur” dedim…
“Tabii inanmayı sürdürürsek” dedi…
İnanmayı mı komik olma, neye inanacaksın ki? Ortalıkta yozlaşmadan, kokuşmadan, bayağılaşmadan başka bir şey mi var? İnanmakmış… Peh, her şeyin besbeter olacağına inanırım ancak bundan sonra…
Bu durumda hangi iyi şeylerden bahsediyorsun ki? dedi…
Münferit olaylar dedim… Günümü aydınlatan bazı şeyler… Güzel bir insan mesela, iyi bir kitap…
İyi kitaplara inanırım bak… İyi bir distopyaya mesela… Zaten o distopyanın kendisi değil mi yaşadığımız? Koy ver gitsin… İyi distopyalar olur… Çocukluğumu hatırlamak istemiyorum artık… İyi şeylerin her gün olduğu… Zamanın iyi olanı saydığı, kötüyü unutma eğiliminde olduğu anları unuttum gitti… Seni hayata hazırlayanlar bunlar mıydı, dedi… Bu durumda pek hazırlıklı sayılmazsın…
Bilmek ve inanmak… Yaşamak ve ölmek gibi… İçinde fırtınalar kopsa da, yokmuş gibi bir inanç içinde misin? Atla, hadi at kendini o boşluğa… İyiler zaten çoktan öldü… Ya bir suikaste kurban gitti, yandılar ya da yana yana gittiler… Kim kaldı ki? Bir sen bir ben… Seç o zaman, kime inanacaksın? İyiler her zaman kazanır… Neyi? Büyük ödül neydi ki? Ölsem? Kazanmış olur muyum? İyiler erken gidiyormuş ya… Bu kadar uzun yaşamak kötü olduğumun kanıtı mı? Ben varsam iyi yok mu? İyi varsa, ben çoktan öldüm demek… Gidiyorum o zaman… Batıya, hep batıya dönük yüzümüz… Güneşin doğuşunu sırtımızda mı hissedeceğiz? Ya yangın yeri ise doğu? Sırtım ısınıyorsa hayra mı yorayım? Sabah mı şimdi? dedi…
İyiliğe inanıyorum, dedim… Safım benim, dedi.
Sanki bir sürpriz parti verilmiş de benim için, bana haber vermeyi unutmuşlar gibi hissediyorum… Üşüyorum… Yaman çelişkiler içinde bile değilim… Bir bulutun koynunda ölmüşüm de haberim yokmuş gibi daha çok… Sadece bir koku var burnumda… İs kokusu gibi…
2 Temmuz 2015

BUNA MI MİNNET DUYACAĞIM YANİ?

Görsel: http://www.siirfm.com
Benim kimseye minnet borcum yok. Ne yaptıysam kendim yaptım, tırnaklarımla kazıdım hayatı. Doğuştan yalnızdım zaten. Bir çöp bidonunun yanında buldum kendimi, emzirdim, büyüttüm. Pamuklara sarmadım, çöpte pamuk yoktu zira… Uzunca bir süre o çöp bidonunu annem sandım, etrafında çöplenen köpeği de babam…
Sonra sonra, beni orada görenler, bir şeyler verenler oldu… Kendi vicdanlarını rahatlatmak için çoğu… Onların günah yiyicisiydim… Attıkları paçavralar, kokuşmuş yemekleri ziyan olmuyordu böylece. Ele güne karşı ne kadar yardımsever olduklarını benim üstüm başım gösteriyordu sanki…
Buna mı minnet duyacağım yani?
Sonra akrabalarım vardı, kaşık ile verip de sapı ile gözümü çıkartanlar… Gösterdikleri tek duygu acıma ile karışmış çürük bir merhamet, yürekten değil de mideden geliyor sanki… Yatacak bir yer karşılığında özgürlüğüm, bir kap sıcak çorbanın bedeli komşulara dedikodu malzemesi: “Kendi çocuklarımın rızkından kesip onu besliyoruz, ama nankör işte…” ile başlayan cümleler…
Buna mı minnet duyacağım yani?
Bir de okula yazdırdılar beni… “Kafası biraz ağır çalışıyor, ama acıdık, ne yapalım”larla başlayan uzun ders çalıştırma saatleri… “Hiç değilse liseyi bitirseydin…”lerle devam eden aba altında sopa göstermeler, bir baltaya sap olamazsa başımıza kalır korkuları… Ömür boyu o bir kap yemeği bana verme mecburiyetinden kurtulma çabalarına en fazla acıyorum…
Buna mı minnet duyacağım yani?
Baktılar lise de bitmiyor -hem neden o sisteme ayak uydurmak zorunda olayım ki, ben aykırı olmayı seçmişim bir defa – bu defa elime parayı sıkıştırıp “al bu sermayeyi de bir dükkan aç bari kendine” oyunu sergilenmeye başladı, sanki onların parasına çok ihtiyacım varmış gibi… Evlerinde uzun boylu misafir kaldım ya, sırada “bir an evvel evlense bari”ler… Aykırıyım ben, niye evlenecekmişim ki… Verdikleri parayı o nişanlı ile yedim, sonra terk ettim onu da… Mecbur muyum canım onların istediği dükkanın başında durmaya, onlar istiyor diye biri ile evlenmeye…
Buna mı minnet duyacağım yani?
Nefret ediyorum hepsinden… Acınası yaratıklar… Çöp bidonunu anne bilseydim daha iyiydi. Bir de nankör demiyorlar mı…
4 Mayıs 2015

GÜZELLİK


İçimde o güzellikler yoksa yüzümü manzaraya dönsem ne fark eder?
19 Nisan 2015
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...