20 Ağustos 2015 Perşembe

Örtü

Görsel: cocorosetextiles.blogspot.com

“Ört ki ölem” derdi anneannem… Bizim zamanımızdaki adı DEPRESYON… Günlerce yatağımdan çıkmak istemediğim oldu, karanlık odamda “dokunmayın bana” şeklinde yattığım… Cenin pozisyonunda…
Yine de “örtü denince güzel şeyler de düşünebilirim” diye düşündüğümde aklıma ‘70’lerde telefonların üzerindeki dantel örtüler geldi… Televizyonun, koltuk arkalarının üstündeki dantel örtüler… Hatta bir buzdolabı örtüsü vardı çeyizimde, şimdi hatırlıyorum… Sahi, nerede o?
Bir dönem eve örtü örtmemek modernliğin simgesi oldu… Kocaman uzun masa örtüleri yerini ufacık dekoratif örtücüklere bıraktı… Peki sonra, sonra ne oldu?
Bilmiyorum, ondan sonra evlenmişim…
10 Ocak 2014

Küsurlar

Görsel: http://www.reitix.com
Ne zaman bir sayı versem… 5 yıl önce, 8 ay önce gibi… eşim düzeltiverir beni “4,5 yıl önceydi…”, “11 ay oldu” falan diyerek… “Aman” deyiveririm keyfim yerinde ise… “3 ay için beni mi kıracaksın?” küsur deyince ilk bu geldi aklıma… Kısaltmalar, yuvarlamalar… Oysa ki, hayatta takılıp kaldığımız bu küsurlar değil mi bizi akıştan uzaklaştıran… Ana fikir sayıda değil çünkü, detayları kaçırmamıza neden oluyor küsurlar…
“Atın bütün küsurları” diyecektim ki tam Almanya geldi aklıma… Almanya’yı çok özlerim ben ara sıra… Trenlerinin 7:03’e tarifeli olmasını özlerim ve 2 dakika gecikmeyi “Verspaetung” diye haber vermelerini… Yani bütün o küsuratın getirdiği kesinliği özlerim.
Bir sayıyı yuvarladığınız zaman gözünüze ne kadar net görünür. TAM sayı… Adı üstünde… Büsbütün, ulaşmayı umduğumuz, aradığımız… Oysa ki o attığımız küsurlarda hayatın tadı… Atmaya kıyamadığımız küsurlarda hüznümüz… En iyisi kusurlarımızı sevelim ve küsurlarımızla yaşamayı öğrenelim…
7 Ocak 2014

Sıkıntı

Fotoğraf: none by princesserouge
Çok iyi tanıyorum seni, çocukluğumdan… Böyle bulanık, kahverengi gibi bir örtü… Önce kalbimi kapatıyor… Karanlık basıyor içimi, kararıyor, ama kapkara değil… Balçık gibi böyle, bataklık gibi, bastığın adımı kurtaramıyorsun, alıyor seni içine, ama tam da batamıyorsun bir yandan… Bir parçası aydınlıkta kalıyor aklının… Biliyorsun yani tam olarak balçıkta yüzdüğünü… Miden bulanıyor gibi, ama çıkartamıyorsun bir yandan da…
Bir renk, bir renk olsa, kırmızıya bile razısın bu bulanık çamurdan çıkmak için… Kırmızı, kanın rengi, vahşetin rengi, ama doğumun rengi aynı zamanda, şehvetin rengi…
Siyah da olur, o bile, doğacak günün habercisi en azından…
Bunaltıcı, hani ter içindesin bir yandan örtünün altında, ama en ufak bir esinti yok, sadece nem… Birkaç tane kara sinek olsa, yapış yapış konsa tenine, onları kovmak için kalktığında örtü havalansa biraz?
Yok ama, yok işte… Ne renk, ne sinek, ne de esinti… Sıkıntı sadece, o balçık, bulanık iç sıkıntısı… Çocukluğumdan kalan bir sessiz çığlık…
10 Haziran 2014

Mektup


Mektupları özledim ben… Yok aslında, mektupları değil de, o zarfların içinden çıkabilecek her türlü detayı özledim… Yazı kısmı kolay, bir e-posta atıyorsunuz gidiveriyor… Gidiyor da, bir minik lavanta tanesi, bir leylak tomurcuğu, bir tutam kurdeleye tutturulmuş saç gitmiyor e-posta ile alıcıya…
Son anda, zarfı yalamadan önce, ki artık zarflar da yalanmadan kapatılıyor, 2 damla parfüm damlatamıyor insan…
İşte ben mektuplardan ziyade bu sürprizleri özledim… Posta kutumdaki kalın zarfları, “acaba içinden ne çıkacak?” diye açmayı özledim… Önce şöyle bir elimde tartmayı, arkasını çevirip kimden gelmiş diye bakmayı, pulundaki damgayla oyalanmayı, burnuma götürüp koklamayı, şöyle bir köşeye çekilip kahvemi demleyip kuytuda tadını çıkartarak okumayı özledim…
Leylak tadında, kavuşma kokulu, müzik dokunuşlu, battaniye gibi saran mektuplarımı özledim…
23 Mart 2015

Bulut


Bulut gibi göklere yükselirken ruhum, bir yandan da geride bıraktıklarımı düşündüm. Neler kalmıştı ki geride, yaşanmamışlar daha çok, ama keyif de bir yandan, gözden kaçmışlar/ kaçırılmışlar biraz. Bile bile bilmediklerimiz, güle güle gönderdiklerimiz. Sevdim, çok sevdim, ama olmadı yalanlarımız.
Bulut gibi yükselebilmek için hepsini geride bırakmak lazım. Tertemiz ve hafif olmak.
Sevgi de dahil her bağ ağırlaştırdı beni. Umutlar yere bağladı ayaklarımı. Hani derler ya “kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insan özgürdür.” diye. Tek tek her şeyi bıraktım özgürleşmek için. En son da yalnızlığımı bıraktım ve bir baktım ki birlik içindeyim. Hafifledim, hafifledim, bir rüzgara kaldı havalanmam, ona teslim ettim kendimi.
Demek bulut olmak teslimiyetmiş bunu anladım. Boyun eğmek ve kabul etmek, ama kabullenmek değil asla…
20 Ağustos 2015

Yeni dönem... Yeni yazılar

Wordpress ile kısa bir flörtüm oldu, "daha iyi" demişlerdi, denemek istedim... Ama olmadı, anlaşamadık... Yollarımızı ayırmaya karar verdik...

Eeee, bunca yıllık yaşanmışlıklar var, bir kalemde silip atamadım, bu bloğa taşımaya karar verdim bundan sonrasını...

Önceki yazıları ben alana kadar bu adresten izleyebilirsiniz:

https://gundenkalanlar.wordpress.com/

Bu blogda bundan sonra ne olacak? EDEBİYAT

Şiirlerimi, düz yazılarımı, sayıklamalarımı, roman kırıklarımı ve diğer dökülmelerimi paylaşmayı planlıyorum...

Hadi hayırlısı...

11 Eylül 2011 Pazar

Dettol No-Touch

Dettol No-Touch: Seyredende çok güzel duygular uyandıran yumuşak bir reklam. Ses tonundan sahne seçimlerine kadar duygusal reklamın tüm adımları ustaca kullanılmış. Ürün için duygusal reklam uygun mu? Eh, sabun hakkında söylenecek fazla bir şey kalmadı. Haliyle kendi kendini rahatça anlatabilen bir ürün ile ilgili olarak duygusal bağ kurma taktiği başarılı bir seçim.

Yine de bu reklam için başka bir başlık atmak istiyor için: "Yeter artık çocuklarımızı dokunmaktan soğutmayın." Domestos'un şirin mikropları ile başlayan hijyen takıntılı reklamların bir uzantısı bu da. Anti-bakteriyel sabunlara zaten karşıydım, şimdi bir de "sabuna dokunmayın, pistir." gizli mesajları girdi devreye. Çocuklarımızı korumak güzel de, kirlenmek de güzel değil mi onlar için? Bu duygusal bağlantıyı çocukları korkutmadan veremezler miydi?


Görsel: http://www.guardian.co.uk

Akılda kalıcılık: **
Yaratıcılık: ***
Marka ile ilişiki: ****
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...