19 Nisan 2016 Salı

Gereksiz

Gereksiz diye bir şey yoktur bence, altındaki ihtiyacı anlayabilene... Gereksiz bir laf etmek, gereksiz bir hareket yapmak, gereksiz yere oturmak... Asıl sıkıntı hayatta her yaptığımızın altında bir gerek aramakta... Her şeyin bir amacı olmalı takıntısı bizi yaşamaktan alıkoyan... Kurallar kurallar üstüne, kendi kendimize çizdiğimiz sınırlar üst üste...

Anlam arayışı bence hayatın anlamını kaçıran... Bu dünya bizim için yaratıldıysa eğer, onun keyfini sürmek de bizim hakkımız olmalı... Keyif sürmek derken yanlış anlaşılmasın, durup bir kuşun cıvıltısını dinlemek mesela hızlı hızlı bir yere varmaya çalışmak yerine... Burnuna aniden çarpan bir kokunun peşine düşmek, köşeyi dönünce mis gibi portakal çiçekleri ile karşılaşmak... Durup derin derin bir nefes almak yaşadığının farkında olarak...

Gereksiz mi şimdi bunlar? "Ne faydası var şu materyalist dünyada" mı diyeceğiz yani... Kim diyebilir ki sabah kalktığında arsız arsız gerinmek gereksiz diye, hayata ve yaşamaya aç bir hevesle kalkıp pencereyi açmak, güneşi yüzünde hissetmek gereksiz midir? Bir inciri tadını çıkartarak yemek, bir dostuna sarılmak, yanında olmasa bile hayalinde sarılmak?

Sevmek, hayatı, yaşamayı sevmek gereksiz midir?

18 Nisan 2016 Pazartesi

Hangi?

Seçenekler sarmış dört bir yanımı, seçim yapmak çok zor... Hangi okul, hangi ev, hangi resim, hangi çorap? Hangi şehir? Hepsi bir diyorlar, ama değil... Seçim yapmam gerekiyor...

Hangi'ler o kadar çok ki? Nasıllara geçemiyorum henüz... Bir seçsem, sonra şekillendireceğim... Nasıl güzelleştirebilirim? Nasıl değiştirebilirim? Bu sorular henüz yok aklımda...

Hangi çiçeği koklasam? Hangi ağaca sarılsam? Hangi elbiseyi giysem?

Ne komik insan, ne komik... Önce seçmeye uğraşıyor, sonra yaptığı seçimi beğenmiyor içten içe, değiştirmeye çalışıyor, kendine uydurmaya... Onu biliyorum da ondan zor geliyor seçimler...

Henüz seçmediğim için hepsi mümkün kalıyor zihnimde... Seçim yapmayınca, keşke olmuyor. Saçma sapan pişmanlıklar yaşanmıyor...

İyi işte böyle, yaşayıp gidiyorum, seçmeden... Ne olur sormayın bana "Hangi" ile başlayan cümleler...

Hangi çocuk sever ki annesi ile babası arasında seçim yapmayı?

16 Nisan 2016 Cumartesi

İçimde

İçimde büyük bir öfke var, herkese, herşeye... Patlamaya hazırım, ama kibarlığım tutuyor beni, öyle yetiştirildim çünkü... Asla ne hissettiğini göstermez kibar bir hanım, elleri kucağında ayaklarını bileklerinden çapraz yaparak derli toplu oturur. Öyle bacak bacak üzerine atmaz... Saçı her zaman zarif bir topuzla enseden toplanır, hafif bir makyaj ile sade görünüm tamamlanır... Mutlaka inci takılır, çünkü inci bir hanımefendinin göstergesidir. İnci takan bir hanım, inciye layık kıyafetler giyer tabii ki. Öyle ip askılar, kısa etekler taşımaz inciyi... Ağır başlı kıyafetler, ağır başlı bir duruş, ağır başlı tepkiler...

Her zaman neyi, kimi temsil ettiğini hatırla, çünkü sen sen değilsin, bir evlatsın, bir eşsin, bir annesin...

Sen asla sen değilsin, olamazsın...

14 Nisan 2016 Perşembe

Fotoğraf

Görsel: Mr. Smiling eyes by PrincessMitch1129
Fotoğraf da mektup gibi benim için, eskilerden kalan bir anı sanki... Ama mektubun aksine, hiç sevmem fotoğraflara bakmayı... Ne mutlu anları görmekten hoşlanırım insanların gözlerinde, ne de o fotoğraf çekilirken arka planda yaşanan didişmeleri hatırlamak isterim... Aslında fotoğrafta bulunmayı bile sevmem... Yıllar sonra bakacak yabancı gözlerin irdeleyici bakışları daha objektif bana bir silah gibi doğrultulmuşken bile iğne gibi batar etime...

Böyle bir aktivite vardı mesela misafirliğe gidildiğinde, albüm bakma... Hayatımda en anlamsız bulduğum iş... Hele de dürtmeler, "bak bu benim dayımın küçük kızının nişanlısı..."

"BANA NE" diye bağırmak gelir içimden... Hatta "Sana Ne" diye ilave de edebilirim. Bakalım o nişanlı mutlu ediyor mu dayının küçük kızını? Gözündeki o heyecan kalacak mı on yıllar sonra, o mutluluk vaadleri?

Fotoğraf AN'ı korumak ve hatırlamak içinmiş... Hadi canım... Bir gün oturup o fotoğrafa baktığımda ne diyeceğim? "Ah, bir zamanlar ne kadar mutluymuşuz."

ŞİMDİ mutlu ol kardeşim, fotoğrafa muhtaç olma mutluluğunu hatırlamak için...

Doğarım

Görsel: Sakura's rising sun by jyoujo
Her sabah, her sabah, hiç üşenmem doğarım ben... Bakarım aşağıdaki mavi gezegenime, orası çok eğlendiriyor beni çünkü... Bazen bulutlu olur, onları göremem... İnanır mısınız? O komik yaratıklar da beni doğmadım sanırlar o bulutlu sabahlarda... "Bugün güneş yok" dediklerini bile duydum... Olmaz olur muyum, hiç bıkmam ki ben doğmaktan... Nasıl her akşam batıyorsam, sabahları da doğarım.

Hayır, bir iş olarak görmüyorum doğup batmayı, keyif alıyorum yaptığım işten, seyrediyorum alemi, başka arkadaşlarım da var, ama mesafeli biraz, pek konuşamıyoruz, ama göz kırpıyoruz birbirimize sürekli... Muzip muzip bakışıyoruz...

Dedim ya çok güldürüyor insancıklar beni, sadece beni mi, kadim dostum ayı da... Düşünün, onun için de bir "ayın karanlık yüzü"nü uydurmuşlar... Ayın her yanı karanlık oysa... Ay bu, yıldız değil ya...

İşimi severek yapıyorum, her sabah... Her gün o mesajı vermeye uğraşıyorum onlara... Her gün yeniden doğuyorum, yeniden, yeniden... Tıpkı sizin gibi...

13 Nisan 2016 Çarşamba

Şifa

"Şifa olsun" derdi anneannem, en ufak bir lokma ekmeği bile verirken, hapşırdığımda bile... Hayatın içinde şifası ile yaşardı. Ellerinden şifa akardı, yumuşacık, sıcacık, kendi gibi, pofuduk, pamuk pamuk...

Bilirdim ki, şifa içimizde... Günümüzde, nasıl baktığımızda... Sabah nasıl uyanmayı seçtiğimizde... Şifa gözlerimizde, tıpkı nazar gibi... İyi diyelim, iyi olsun, şifa dileyelim, şifa olsun... Anneannemin şifası hepimizle olsun... Bir lokma su içerken bile farkında olalım şifanın, değil mi?

"Farkında olmak şükürdür" derdi hocam... Farkında olduğunun bile farkında olmalı insan... Karman çorman olduğunun farkında olduğu gibi, şifanın da farkında olmalı... Güneş ışığı tenine değdiğinde... Sabah, gözünü açmadan daha yanındaki teni hissettiğinde... "Ooooh, canıma değsin" dediğinde... Çocukken ne kadar çok derdik, oooooh, canıma değsin... Hatırladın mı?

Hadi, ayıbı, günahı bırak... İçinden deyiver bir kere... Şimdi git pencerenin önüne, gökyüzüne bak, derin bir nefes al, bir daha söyle, bu defa sesli sesli söyle...

"OOoooooooh, canıma değsin..."

Şifa olsun...

12 Nisan 2016 Salı

Öğle Yemeği

Çoğunlukla bir sandviç ile geçiştiririm öğle yemeğini, çok da fazla önemi yoktur benim için... İşim çok daha önemli, pek çok insan öğle molasında o mükellef sofralarını kurdurur, hatta belki bir kadeh de şaraplarını içerken, ben analizlerime devam ederim borsanın üst katındaki ofisimde... Evim de Wall Street'e yakın. Kötü bir semt, ama her an aklıma birşey geldiğinde ofise gidebiliyorum. Aslında bir anlamda ofiste yatıyorum da denebilir ya, evi tutuyorum bir yandan... Sanıyorlar ki, kız arkadaş falan götürmek için o ev, değil dostum, yanılıyorlar... O işler dikkati dağıtır. Borsa işinde tetikte olmalısın. Anlıktır fırsatlar...
NY'un en gözde broker'ı olmak kolay değil, dostum... En gözde bekarı olmaktan çok daha zor... Bir kaç markaya, bir kaç mekana takılmaya bakar kızlar... Borsa öyle değildir, ufacık bir sadakatsizliği, en küçük dikkat dağınıklığını asla kabul etmez...

Ne diyordum, hah, öğle yemekleri... O sırada haberleri okurum ben... Hint gazetelerine kadar okurum, en ufak bir ayrıntıyı, en küçük bir detayı bile kaçırmam gözden... Sandviç dedim, ama ondan da vaz geçsem iyi olacak sanki... Bir kahve yeter bana aslında düşününce... Tıpkı sabahları yaptığım gibi...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...