11 Kasım 2016 Cuma

Ayakları

Ayakları hep üşürdü... Küçücük küçücük ayakları vardı, bir türlü çorap giymeyi sevememişti... Eve gelir gelmez ayakkabılar bir tarafa, çoraplar diğer tarafa, çıplak ayak gezer, sonra da hırkasına sarınırdı... Üşümedin mi? derdim, Üşümedim, derdi. Getir bakayım ayaklarını, derdim... Mahçup bir gülümseme ile uzatırdı, buz gibi ayaklarını... Ellerimin arasında ısıtırdım onları, sıcacık yapardım kanepede uzanırdı hemen, kedi gibi kıvrılırdı... Sıcacık bir kadındı, sadece ayaklarıydı buz gibi olan... Ördüğü battaniyeyi çekerdik üzerimize, o kanepeye kıvrılmış, ayakları benim kucağımda, üzerimizde artık yünlerden battaniye... Birer fincan kış çayı mis gibi zencefil - tarçın kokan...

Taş yağsın isterse fark etmez... Kucağımda minicik ayakların, burnumda tarçın kokusu, bir yudum sonsuzluk...

10 Kasım 2016 Perşembe

Terlik

Misafir terlikleri vardı, ayakkabılıkta bekler, misafir geleceği zaman kapının yanına dizilirlerdi... Çok da güzel, parlak, janjanlıydılar... Bazıları topuklu, rugan olanları da vardı... Çok severdim onları... Giymek isterdim. Misafir geleceği zaman, tek tek dizerdim kapının yanına... Çaktırmadan denerdim, eğer bana bakmıyorlarsa arka odaya kaçırır orada manken provası yapardım topuklu olanla... Perdeden duvak, kazaktan saç yapardım ya da anneannemin tülbentinden pelerin...

Minik halılardan bebek yapmışlığım vardır benim, sandalyelerden at arabası, taşlardan Rapunzel'in kulesi... Bir kağıt parçası hazine haritamdı, kültablaları tencerem.

Rengarenkti benim küçüklüğüm, sadece fotoğraflar siyah beyazdı...




9 Kasım 2016 Çarşamba

Kutu

Kutu için: www.lsvdukkan.com/
Bir kutu verseler bana, doldur içini deseler... Ne koyardım acaba içine? Kutumu ne ile doldururdum? Biraz coşku koyardım içine sanırım, biraz tutku, biraz da merak koyardım, çok eskide bırakmıştım çünkü merakımı, uzun süredir pek kullanmıyorum sanki... Biraz yeni koyardım içine, bir tutam da eski... Belki birkaç biber, acısız olmaz ama, değil mi? Bir fincan da kahve ve kırk yıl hatrını da eklerdim...

Bir kutu verseler bana, doldur içini deseler... Özlemelerden, oğlumun bebekliğini koyardım, özlediğim süt kokusunu, hüzünlerden okuldan mezun olduğum günü koyardım, hevesten yeni işime başladığım ilk günü...

Bol bol da sevgi koyardım içine, biraz anne, biraz evlat, biraz kardeş, sevgilimi koyardım...

Seçilmiş yalnızlıklar, yanında birkaç kitap, baharın ilk sabahını koyardım, sonbaharın gün batımını, yılın ilk karına uyanmayı koyardım, yağmurun çatıdaki tıpırtısını... Toprağın kokusunu, tohumun filizini... Salıncakta sallanmayı, taaa göğe çıkabileceğini sanmayı...

Ne ki, tüm bunları yazarken yüreğimdeki sızlamayı da koyardım içine sanırım kutunun, istesem de ayıramazdım birkaç pişmanlık kaçıverdi içine...

8 Kasım 2016 Salı

Telefon

Bazen diyorum ki, hiç telefon taşımasam yanımda... Eskisi gibi hani... Telefon o kadar nadir çalsa ki, üstüne dantel örtü örtülse salonda, baş köşede... Sözleşsek seninle, Taksim - Sütiş'in önünde, okul çıkışı, saat 3'te gelsen sen, biraz geciksem mesela ben... Merak etsen, saatine baksan beklerken... Kafanda hesap etsen:

- 2'de çıktı okuldan, Beşiktaş'a kadar yürüdü, 15 dakika, 10 dakika da dolmuş beklese, eh, dolmuş da 15 dakika, yok yok, trafik vardır bu saatte, 20 dakika diyelim...
- Gecikti, unuttu mu yoksa?
- Belki bir arkadaşı ile yürümüşlerdir Beşiktaş'a, sallanmışlardır biraz, gelir şimdi...
- Başına bir şey gelmiş olmasın...

O sırada insem dolmuştan... Yüzündeki o endişeyi görsem, sonra gülümsemeyi beni görünce... El sallasam sana, karşıya geçmek için beklerken... Birazdan sarılacağımı bilerek... O mis gibi kokunu içime çekerek, yanağından öpeceğimi bilerek el sallasam...

Diyorum ki, hiç telefonum olmasa, sadece AŞK olsa...

7 Kasım 2016 Pazartesi

Bilet

"Biletçi, bakar mısın?" diye seslendi arkasından adamın... Gişeyi kapatmış, hızlı adımlarla ilerlemeye başlamıştı adam... Duymadı mı, yoksa duymak mı istemedi, bilemiyorum... Öğlen yemeği için evine gidiyordu belli ki, vakit dar, yol uzundu belki de... Ya da önce halletmesi gereken başka işleri vardı, ekmek ve yoğurt götürmesi gerekiyordu eve, bakkala uğrayacaktı ama önce borçlarını kapat derse bakkal, ne cevap verecekti, onu hesap ediyordu kafasında...

Ama ilk otobüse bilet alması, hemen gitmesi şarttı bu şehirden... Öğle paydosunu bekleyemezdi, mümkünü yok bir saat daha geçiremezdi buralarda... Hemen gitmesi şarttı... Kalkan otobüse doğru seyirtti mecburen, biletçi çoktan uzaklaşmıştı çünkü o bunları düşünürken... Belki şoföre yalvarsa, ilk duraktan alsa bileti, kim bilir... Koridorda bile oturmaya razıydı, öyle cam kenarı, muavin arkası gibi takıntıları yoktu... "Yok, yok, yalvarsam kesin alırlar beni" dedi sesli sesli, kendi sesini duydu, irkildi... Koşmaya başladı otobüse doğru... Biletsiz de olsa, binmeliydi ilk otobüse...

5 Kasım 2016 Cumartesi

Susmak

Susmak istemediğim zamanlar var benim, hiç susmak istemediğim... "Susmam asaletimdendir." diyorlar ya, asaleti falan bırak, edepsizliği de koy kenara, avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum bazen...

Söz gümüşse, sükut altınmış ya, boş vermek istiyorum onca altını, gümüşü de bir kenara atayım, sadece, sadece bağırayım istiyorum...

Önünü, sonunu düşünmeden konuşan insanlar var ya, hani hiç hoşlanmadıklarımız, patavatsızlar var ya... Onlar kadar düşüncesiz, pervasız olabilmek istiyorum bazen... Aklımı, dimağımı, efendiliğimi bir kenara koyup gözümü patlata patlata konuşmak istiyorum... O kırılmasın, bu alınmasın, beriki darılmasın demeden, içimden geçtiği gibi konuşmak istiyorum. Onlar kırılmasın derken kendimi kırılmış bulmamak için konuşabilmek istiyorum. Onlar alınmasın derken, onlar darılmasın derken en küskün kendimi buluyorum, en değersiz, en kenara itilmiş bir ben varım, o kenarda, yıpranmış, küçücük...

Değer mi asalet için bunlara?

1 Kasım 2016 Salı

Harmoni

Dün akşam çok sevdiğim Ebru'nun Çemberin Sesi - Mandala Atölyesi'ne katıldım... Üstelik farkında olmadan oldukça önemli bir geceyi seçmişiz toplanmak için, Keltlerin önemli bir bayramında: SAMHAIN

İşyerinde huzur niyetim ile başladım mandalamı yapmaya... Bu yaptığım ilk mandala değil, ama mandala okumaya atacağım ilk adım, o nedenle önemliydi benim için...

Önümüzdeki rengarenk kalemlerden seçerek dinginlik ve huzur bularak yaptık mandalalarımızı biz 6 kadın... Yaptıkça açıldık, yaptıkça sevdik...

Mandalalarımız bitince Ebru bizden mandalamıza bir isim koymamızı ve onun ağzından bir 5 dakika yazmamızı istedi... Tam da bana göre, yazmak bana iyi gelen, yazdıkça iyileştiğimi hissettiğim bir süreç...

Yanda fotoğrafını gördüğünüz SAMHAIN - huzur niyetli mandalamın ismi HARMONİ... Merak ediyorsanız, bana söyledikleri de işte bunlar:

Ben bir lotus çiçeğiyim, bugün burada huzurdan doğdum. Pisliğin, çamurun, bulanık suyun içinden doğdum. Siz köklerimi göremezsiniz, bilemezsiniz çektiklerimi, sadece, sadece size gösterdiğim kadarını bilirsiniz.

Renklerimi gösteririm size ancak, rayihamı veririm. Özümü aldığınızı sanırsınız, oysa sadece verdiğim kadarını alabilirsiniz. Bunu hiç düşünmezsiniz üstelik. Beni bildiğinizi, tanıdığınızı sanırsınız.

Oysa sadece çiçeğimdir gördüğünüz. Merak bile etmezsiniz o bulanık suyun içinde ne saklı, merak bile etmezsiniz asıl beni.

Çirkinliklerime tahammül edemezsiniz, istemezsiniz hayatınızda aslında asıl beni. Oysa güzelliklerden ibaret değildir hayat, o çirkinliklerdir güzellikleri yaratan... Bir bütündür HAYAT.

Böyle bir şey işte... Biz devam edeceğiz mandala atölyelerine... Tavsiye ederim size de...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...