8 Nisan 2016 Cuma

Ruhum

Görsel: http://www.tattoobite.com/
Ruhum bir yaralı kuş, gönlümün bir yanı hüzne bakar benim... Klişelerden hiç hoşlanmam, ama şu palyaço klişesi tam bana göre... Hani var ya, "benim her kahkahamda bin gözyaşı gizlidir" diyen... İşte o bendeniz oluyorum... Mesleğim tiyatro değil belki, ama rol yapmak ikinci adım... Her gün evdekilere ayrı rol, patrona ayrı, müşteriye ayrı bir rol... Maskeler, maskeler, maskeler...

Sanırsın ki, bu kadar maske takarken insan sonunda kim olduğunu unutur... Kazın ayağı öyle değil... Her an hatırlıyorum aslında kim olduğumu... Ruhumun kanayan yarasını bir an bile unutmam mümkün değil... Dudağımın bir kıvrımından bile taşmasın diye saatlerce ayna başında çalışıyorum... Gizli kimliğimi kimse bilmiyor, annem bile... Hüzünlerle sarıp sarmaladığım kalbimi, her an can çekişen bir kuş gibi kanat çırpan ruhumu kimse görmedi bugüne kadar... Belki, belki babam görmüştü gözlerimde, emin değilim, ölmeden önce, ellerimi tutup gözlerimin içine baktığında, o bir an için, belki babamın hüznü ile buluşmuştu ruhumdaki kuş... Bir şey söyleyecek gibi ağzını açmış, sadece derin bir ah çekip öylece boşluğa çevirmişti gözlerini... 3 gün çekmedi zaten ebedi yolcuğuna çıkması, belki de benim yaramdı onun umudunu kıran, kim bilir...

Kal demedim çünkü diyemezdim... Asıl yandığım, bekle birlikte gidelim dememiş olmam... Bir maske de bunun için taktım daha sonra, içimdeki korkağı gizlemek için... Bekle geliyorum demeden, diyemeden... O gitti, ben kaldım...

Kalakaldım...

7 Nisan 2016 Perşembe

Büyümek

Görsel: We all need something to grow by Pablo Barra
Keramet büyümekte değil sanırım... Zaman sadece sebzeleri olgunlaştırır demiş ya düşünür, ben de değişen ne o zaman, onu anlamak istiyorum... İçimdeki çocukla iletişimi kopardım bir süre, dans etmeyi unuttum ve taklalar atmayı doğada... Sonra da çok sıkıcı buldum kendimi... Büyümek bu olmasa gerek... Aklı da büyümüş derler ya, aslında aklı değil gönlü büyütmek gerek...
Gözden düşmüş artık yetişkin olmalar, ya da çok geç kalmışım ben o trene... Bir baktım ki büyüdüğümde, yalnız kalmışım. Tekrar küçülmek olası mı?
Büyümek dediğin ne o zaman? Bir çocuğa yürekten sarılabilmek ve hiç tanımadığın bir çocuğun sana sarılması delicesine sevinmesi seninle... Zamanı unutabilmek birlikte sohbetin dibine vurarak bir nene ile... Yaşın anlamını yitirmesi büyümek, günlük telaşların mevsiminden geçip hayatla dans etmeyi hatırlamak, tıpkı çocukken olduğu gibi... Sevdaları, tutkuları hayatın içine katabilmek, yemeğin tuzunu yaşarken hayata katabilmektir büyümek...
ve bir sevdadır yaşarken büyümek...

2 Nisan 2016 Cumartesi

Mücevher

Anneannemin çok güzel bir yakut mücevher takımı vardı... Eski kadınların eski güzel mücevherlerinden... Kocaman kırmızı taşı, kırmızı altından montürü vardı ve etrafında ufak elmaslar vardı... Hayatımda gördüğüm en güzel şeydi sanırım... Bir gün hırsız girdi eve, ödüm koptu yakut küpeleri aldı diye... Dolaptaki bütün kaseleri tek tek kaldırmış, yoklamış her yeri, en son kaseyi de kaldırsa mücevheri bulacak... Kaldırmamış onu... Alamamış yakut takımı... Çok sevindim... Onun yerine teyzemin Almanya'dan getirdiği kadife pelerinimi almış... Adak gibi... Çok sevdiğin bir şeye karşı çok sevdiğin başka bir şey... Olsun... Yakutlar daha değerli, onlar kurtuldu ya... Çocukluğumun hazinesi yakutlar...

Aradan yıllar geçti, anneannem vefat etti, küçük anılar paylaşıldı, eşyalar dağıtıldı... Yakut mücevherden bahseden hiç yok... Keşke bana kalsa dediğim bir miras, çocukluğumun hazinesi, nerede?

Anneme sordum, "yakut küpeleri vardı anneannemin, etrafı elmastı hani" diye...
"Ne yakutu?" dedi annem... Bir daha anlattım, hani kocaman taştı ortası, kırmızı altın montürü vardı...

Annem güldü, "camdı onlar" dedi...

Cam KIRILDI...

25 Mart 2016 Cuma

Muhteva

Muhtevası içindedir insanın... Ne beklediğin, ne gördüğün, ne bildiğin önemli değil... Biraz mayasıdır gereken... Gerekli ortamı buldu mu? Maya tutuverir bir anda... Su önemlidir, hava da... Ama mayasını bilemezsin asla... Muhtevası kendindendir çünkü... O nedenle güvenemez insan insana... Bilir çünkü kendinden, ne çıkar asla bilinemeyeceğini...
Ağabeyim mesela... Mangalda kül bırakmaz iş delikanlılığa gelince. Bir anda parlayıverir, tutuşturur her yanı, sanırsın bir külhanbeyi narasını duysan... Biz onu öyle bildik hep. Sonra...
Sonra mı ne oldu? Evinin beyi oldu ya... geçende bir baktım, hanımdan izin almadan anasına bile gelemezmiş... Değil ki akşam kahveye çıksın... Kılıbığa çıktı mahallede adı, iyi mi?
Anladım ben işte o zaman...
Ne çıkacağını asla bilemezsin, hamur bir defa maya tutunca...

22 Şubat 2016 Pazartesi

22 Ocak 2016 Cuma

Şu bizim zeytinyağı…

Görsel: http://www.ciftcideneve.com
Zeytinyağı, bizim zeytinyağı… O kadar bizim ki, annemiz, kardeşimiz, çocuğumuz gibi bizim… Bir şekilde çok iyi bildiğimiz, birlikte yoğrulduğumuz, ancak aynı nedenle daha yakından tanımak, anlamak için çaba sarf etmediğimiz haliyle bizim zeytinyağı…

Futbol gibi, herkesin hakkında fikir yürüttüğü, ama sahaya çıkıp oynamak gerektiğinde nefes nefese kalıp orta sahaya kadar koşamadığı kadar bizim zeytinyağı…

Şarap mesela, aslında o da bizden, ancak biraz çekingenlik, biraz mesafeden dolayı, kırmış bu “tanıdıklık” döngüsünü en başından… O ya da bu şekilde, her evde bulunabilirliğinden midir bilemem, zeytinyağı henüz yolun çok başında.

Türkiye’de zeytinyağı kültürü bir yere gelir mi? Gelir elbet. Ama bunun için olmazsa olmaz bir şart var öncelikle: bilmediğimizi kabul etmek, yeniden tanışmak zeytinyağı ile, kendini bize anlatmasına izin vermek.
Kabul edin, hayatınız boyunca içinde zeytinyağı bulunan herhangi bir yiyeceği sadece zeytinyağının tadını almak için yediniz mi? Bir ayin gibi, gözlerinizi kapatıp önce koklayarak, ağzınızın içinde dolu dolu yuvarlayarak, tanıştınız mı o yağla? Bir şans verdiniz mi, kendini size anlatması için?

Bugün, sadece meraktan tanışın evinizdeki zeytinyağı ile. Tadını bulandırmadan, içine kekik, pul biber katmadan, ısıtmadan, olduğu hali ile karşınıza alın. Bu deneyim için natürel sızma, tercihen butik üretim bir zeytinyağını seçin öncelikle mümkünse. Koklayın önce şöyle bir…  Zeytinyağının içindeki meyve ile tanışın… Gözlerinizi kapatın. Yeşil zeytinden mi sıkılmış, siyahtan mı anlamaya çalışın. Bir yudum alın ağzınıza, ona zaman tanıyın, yayılsın dağılsın ağzınızın içine.

Ne arayacaksınız peki? Öncelikle zeytini arayacaksınız zeytinyağının içinde, meyvemsilik iyi bir zeytinyağının ilk şartıdır. Aromalar açısından zengin bir zeytinyağı aynı zamanda yeşil domates, badem, taze ot gibi destekleyici başka kokular da barındırabilir içinde.

Ham zeytinin acılığı da yine nitelikli bir zeytinyağının olumlu özelliklerindendir. Ağızdaki acılık ve genzinizdeki yakıcılık yüksek kaliteli, antioksidan yönünden zengin bir zeytinyağının sahip olabileceği niteliklerdendir. Bu üç özelliğin yoğunluğu ise damak zevkine göre tercih edilebilir. Tıpkı şarapta olduğu gibi, nasıl kimi insan buruk, bol tanenli, dolgun gövdeli şarapları tercih ederken kimi meyvemsi ve hafif şarapları tercih ederse, siz de zeytinyağını tanıdıktan sonra hangi özellikleri daha çok sevdiğinize ya da hangi durumlarda nasıl bir yağı tercih edeceğinize karar verebilirsiniz.

Genel olarak yoğun acı, yakıcı zeytinyağları çiğ sebzelerle servis edilirken, orta meyvemsi, hafif yakıcı yağları salatalarda, hafif olanları ise zeytinyağlı yemeklerde kullanmak daha uygun bulunmaktadır, ama kim bilir, belki siz kendinize has başka alanlar yaratabilirsiniz.


Hadi ama ertelemeyin, bugün tanışın zeytinyağınız ile, öpüşün, koklaşın, barışın…

14 Ocak 2012

30 Aralık 2015 Çarşamba

Kırmızı

Kırmızı yakışıyor sana, gözlerini ortaya çıkartıyor...
O değil de o kırmızı rugan pabuçları sen de unutamıyorsun değil mi?
Eeee, bütün kızlarda vardı, bir bana almamışlardı...
Oğlanlara olmaz da ondan, kız ayakkabısı onlar akıllım...
Oğlanlar kırmızı sevemez mi yani? Ya pembe, mor? Maviyi sevmeye izin var mı? İsterim, illa da kırmızı rugan pabuçlar isterim... Bir bayram benim de kırmızı pabuçlarım olsa? Noel babadan bile istedim... Gerçi bir pek tanımazdık onu, ama görmüştüm ben fotoğrafını, o da kırmızıyı seviyor...
Noel baba bizim eve gelmez akıllım... Bacası olan evlere gidiyor o...
Bizim de bacamız var, ama demirden... Taştan baca yapacağım o zaman ben büyüyünce evime, o zaman gelir mi kırmızı pabuçlarım? Rugan olacak ama...
Bir de diş perisi varmış diye duydum, ama o para getiriyor sanırım sadece...
Ananemden istedim ben kırmızı pabuçları, bir tuhaf oldu gözleri.
"yuvalarından uğradı" denir ona...
O ne demek ki?
Ayıp bir şey söyledin demek... Ananem de utandı işte senden...
Oğlanlar kırmızı pabuç istemez... Tren iste sen en iyisi...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...