3 Haziran 2016 Cuma

Miras

"Miras değil alınteri" yazıyordu minibüsünün arkasında... Çok önemliydi onun için... Bu minibüsü almak için yıllarca ter dökmüştü... En büyük hayaliydi kendi minibüsünün olması... Magiruz, havalısından... Yıllarca yemedi, içmedi, uyumadı, çalıştı biriktirdi...

Kimseler elinden tutmadı, hep yalnız çalıştı... Ondan para isteyenler oldu sadece... Hep isteyenler... "Sende vardır, versene bir 5'lik..." diyenler çok oldu... Sigara içmeye yeltendi bir dönem, baktı bir kendisine, 5 otlakçılara, onu da bıraktı...

Uyumadı, gece taksiye çıktı, hafta sonu amelelik etti... Evlensem, hanım entari ister, bebek ister, bebek mama ister dedi, evlenmedi... Kendine gösterilen kızların yüzüne bile bakmadı gönlü kayar diye...

Çalıştı, çalıştı, çalıştı...

Biriktirdi, biriktirdi, biriktirdi...

Sonunda parası göl oldu, gitti aldı Magiruzunu... Kavuştu aşkına... Nazlı kuzum dedi adına... Süsledi onu, titizlendi, geceleri nereye park edeceğini bilemedi, emanet edemedi hiçbir yere, bırakıp gidemedi... İçinde yattı, Nazlı kuzu, hem ekmek teknesi oldu, hem evi...

Kocaman yapıştırdı arka cama... "Miras değil, alınteri"

Sonra baktı ki, miras bırakacak kimsesi yoktu nazlı kuzusunu zaten...

31 Mayıs 2016 Salı

Sakar

Elim ayağım fazla gelir bana, bilir misiniz bu hissi? Sanki bütün vücudumdan ayrı hareket eder, sağa sola gereğinden fazla uzanırlar... Bir bakarsınız kapıya takılıvermiş ayağım, bir bakarsınız, kolumu çarpıvermişim pencerenin pervazına... Elim ayağım çizik, kolum bacağım mordu bu nedenle hep...

"Düz yolda yürüyemiyor bu kız" derdi rahmetli babaannem, biraz da anneme laf çarptırarak... Koşmama gerek yoktu ki takılıp düşmek için... 2 adım atmam yeterdi... Hele merdivenden düşüşlerim, efsane oldu aile içinde. Hep çok evhamlı olan anneannem bile komşu ile konuşurken bir patırtı olsa soranlara "bizim torun merdivenden düşmüştür yine" deyiverirdi bazen... Dizlerin yara bere içinde, ağlamaktan gözlerim hep biraz ıslak...

Mutfağa sokmazlardı beni... "Gelin olur da yemek yapar, bilsin" demedi bir defa bile annem... "Aman kızım, dikkat et" koymuşlardı sanırım adımı... Başka türlü seslendiklerini bilmiyorum bana...

Öyle işte, büyüdüm sonra... Hala biraz sakar...


30 Mayıs 2016 Pazartesi

Peri

Minicik bir peri kızı gördüm biraz önce... Şurada, şu yaprakların altında... Şarkı söylüyordu kendi kendine, saçları ile oynuyordu bir yandan, mırıl mırıl, hafif bir sesi vardı... Sanki tatlı bir meltem esintisi gibi... Etekleri uçuşuyordu kıpır kıpır, sanki sudan yapılmış gibi...

Minicik bir peri kızı gördüm biraz önce... Siz göremezsiniz ama, inanmanız lazım önce... İnanmazsanız göremezsiniz. İnanıyorsanız zaten görmenize gerek de yok... Yüreğinizde hissedebilirsiniz kanat çırpışlarını...

Şşşş... Dikkatle dinleyin... O zaman şarkısını da duyabilirsiniz derinden... Yaprakların hışırtısı gibi, arıların vızıltısı gibi tatlı bir şarkı... Coşku verecek içinize duyduğunuzda... Duyunca anlayacaksınız onun sesi olduğunu... Kalkıp dans etmek gelecek içinizden çünkü...

Gözlerinizi kapatın, evet, kapatın gözlerinizi... Görüyor musunuz kanatlarının rengini yüreğinizle...

İşte o periyi iyi koruyun hayalinizde...

28 Mayıs 2016 Cumartesi

Kuru

Görsel: CNNTurk
Pilav üstü az kuru alayım ben... Aslında az olmasın isterdim, bol olsun, sulu sulu olsun, şöyle bol salçalı... Pilav üstü de olmasın aslında... Sımsıcak beyaz ekmek olsun yanında, banıp banıp suyuna yemek istiyorum... Yoğurt da ver abi, turşu var mı, acı olsun, lahana...

İnsan böyle böyle özlüyor işte memleketini... Sıla özlemi dedikleri tavşan kanı bir çay, yanında çıtır çıtır simit... Memleket hasreti vapura binip bir cigara yakmak... Karanfil kokması sokağın apansız, dalıp gitmek sonra gökyüzüne bakarak, bir bulutun sırtında dönmek köyüne...

Kelimeler değil hasret, kokular, tatlar, sesler... Bu nedenle bulamıyorsun hiçbir yerde çocukluğunu... Eve dönsen de kendine dönemiyorsun...

27 Mayıs 2016 Cuma

Zil

Görsel: Guguk Kuşu
Zilleri takıp oynayacağım şimdi, deli diyecekler... Zaten istediğim o. Deliliğe bağlasam bir, rahatlayacak herkes... Şimdi gizli gizli bakıp fısıldaşıyorlar ya aralarında, o zaman direkt bakabilecekler... Hatta parmakları ile gösterip gülebilirler bile... Bunu istiyorum ben de tam olarak.

İşte o aralık var ya... Ahmak ile deli arasındaki ince çizgi... O çizgiyi geçmek çok zor... Çok istiyorum o adımı atmayı, ama hiç de sandığım kadar kolay değilmiş...

Dışardan bakınca ne kadar basit gibi görünüyor, aklına eseni yap, ağzına geleni söyle, sonuna da bir kahkaha koydun mu, tamam sanırsın...

Ama değil işte, akıldan boşanmak zormuş... Tam bırakacağım ipleri diyorum, bir endişe basıyor üstüme, yarın ne yaparım kaygısı geliyor, sonra ne olur kaygısı... Kurtulamıyorum bu akıldan...

Oysa derler ki, aklım başımdan gitti bir anda... Gitmiyor benimki, gitmiyor... ben kovuyorum o geliyor... Hani tam delireceğim, bir bakıyorum akl-ı selim bırakmıyor yakamı...

Rol yapmak da bir yere kadar, zilleri takıp oynasam sokağın ortasında yine de işe yaramıyor...

26 Mayıs 2016 Perşembe

Göze

Görsel: Pinterest
Göze almak gerek bazen ilerlemek için bazı riskleri... Bırakmayı göze almak lazım mesela bir adım atabilmek için... Göz göre göre yapışıp kalmamak lazım güven nesnelerine... Seviyorsan söylemek lazım bence, sevmiyorsan da susmamak...

Yalnızlığı göze almak lazım ilerlemek için, yol göründüyse ucundan, ayakkabıları bağlamak lazım, sağlam basabilmek için... Hazırlık yapmak güzel, ama çok da fazla beklememek lazım...

Yüreğini iyi dinlemek lazım, içinin sesine kulak vermek lazım... Sıkışıp kalmak yerine, gerekiyorsa biraz da kırmak lazım...

Sevmiyorsan eğer artık, söylemek lazım...

Her gün biraz daha kurumak yerine, yağmurda ıslanmayı göze almak lazım... Denizlerde boğulmayı... Çamura bulanmayı...

Artık susmayı bırakmak, kavgayı göze almak lazım...

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Yıpranmış

Yıpranmış bir tomar kağıt tutuyordu elinde... Hesap sorar gibi uzanmıştı elleri bana doğru, kızgın mı, üzgün mü anlamadım yüz ifadesini... Sinirli bir hali vardı, evet, ama düş kırıklığını da algılayabiliyordum.

Ağzı sürekli oynuyordu, belli ki bir şeyler anlatıyor ya da soruyordu... Sanırım soruyordu, ama duymuyordum... Öylece durmuş ellerine bakıyordum sadece...

O yıpranmış tomar, kağıtlar, eski, hatta küf kokulu, tavan arası kokulu... Neydi onlar? Çok tanıdık geliyordu... Çok eskilerden, çok iyi bildiğim, dilimin ucunda, aklımın köşesinde... Bir tomar kağıt, bir avuca sığacak kadar... Çok sayılmaz, ama az da değil...

Öbür eliyle mutfak önlüğünü sıkıyordu, parçalayacak gibi... Kağıtları nazikçe tutuyordu ama... Ne diyordu acaba? Hiddet miydi acaba yüzündeki, sözcükleri duyabilseydim, anlayacaktım belki... Gözleri hırsla parlıyordu, nefretle mi?

Keşke hatırlayabilsem... Keşke duyabilsem... Sadece gözlerimden süzülen yaşları farkedebiliyordum, bir de gözündeki nefreti...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...