20 Mayıs 2016 Cuma

Yolculuk

Görsel: Ezginin Günlüğü
"Eksik bir şey mi var hayatında?" Nedense daha yolculuk kelimesi aklıma geldiği anda bu şarkı da zihnimde çalmaya başladı. Yolculuğa çıkmak için bir şeyler aramak mı gerekiyor acaba illa ki bana göre? Her şey tam gibi hissediyorsan otur oturduğun yerde...

Oysa ne çok farklı anlam barındırabilir yolculuk içinde...

Mesela dinlenmek, görmek, gezmek...

Ama yok, bende hep eksiklikler... Dinlenmek mesela, yorulmadan çıkılmaz mı yolculuğa?

Aramak, kaybetmeden olmaz mı yolculuk?

Yalnız kalmak, terk etmek, bırakıp gitmek, evet GİTMEK...

Yolculuk dediğin zaman işin içine gitmek giriyor zihnimde illa ki...

Oysa sılaya varmak için de çıkılabilir yolculuğa, vuslata ermek için...

Yine de bunlarda da bir "tamamlanmak" söz konusu sanırım...

Eksik bir şey varsa hayatında, yolculuk gerek sana da...

Yolculuk...


Sınırlı

Fotoğraf: http://www.banukurt.com - Enis İzgi

Sınırlı sayıda üretim yapmak ne kadar güzel... Yaptığın işe saygı duymak ile alakalı olduğunu düşünüyorum. Öyle yüzlerce, binlerce değil... Sınırlı sayıda... Bir tane daha istesen yok yani... Üretim hattı dengeleme, daha çok, daha fazla, daha hızlı değil... Sınırlı sayıda...

Gündeme ne kadar da ters... Ben bu üründen, bu kalitede, bu hızla ancak bu kadar üretebildim arkadaşım... Daha fazlası aynı olmazdı... Bu kadar istedim, bu kadar oldu... Malzemem bu kadardı, malzemeden çalmak istemedim... O gün o kadar saat çalışabilirdim ancak, daha fazla çalışsaydım yürekten olmayacaktı... Dikkatim dağılmadı, her birine özel emek verdim... Bu nedenle sınırlı sayıda oldu...

Bu ürün hoşuna mı gitti? O zaman benim üretirken duyduğum saygıyı duyabilecek misin ona? Sevecek misin kullanırken? Yüreğinle bağlanabilecek, anılarını paylaşabilecek misin? Onunla yeni anılar üretebilecek misin?

Peki ya canının içi isterse, için burkularak ona verebilecek misin? 

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Sümük

Salya sümük ağlamak istiyorum biliyorsun, bakıyorum alttan alan gözlerine, ters bir şey söylesen diye, karşı çıksan, hayır desen bir dediğime, bu kadar anlayışlı olmasan... "eeeeh, yetti artık, kes şunu" desen diye bekliyorum...
Sonra bağıralım birbirimize, hiç ağza alınmadık sözlerimizi dökelim ortaya, eteğimizdeki taşlar yuvarlansın yerlerde, daha da alamayalım hızımızı, sıktığımız yumruklar havada asılı kalmasın...
Çık karşıma, bir şey söyle, öyle ince ince bakma bana, tut bileklerimden, "kendine gel artık, yeter" de...
Öfkemin yerini üzüntüm alsın ve bastırdığım tüm duygular çıksın su yüzüne... Çaresizce senin kızgın yüzüne bakan gözlerimden yaşlar sızmaya başlasın sonunda....
Salya sümük ağlamak istiyorum, omzuna yaslanarak...
Ama böyle olmaz, sen bu kadar anlayışla bakarken olmaz...
Kaçma...

Ihlamur

Ihlamur kokulu bir aşkı çağrıştırırdı bana bakışların... Neden ıhlamur dersen, yazın o en güzel günlerinde, havalar cehenneme dönmemişken daha, başlar ıhlamur çiçeklerinin kokusu, hafif bir gıdıklanma ile gelir burnunuza ilk notaları ıhlamur çiçeklerinin, sonra bir adım daha atarsınız, miskler gibi karşılar sizi ıhlamurun zenginlikleri, dayanamaz bir adım daha atarsınız, artık kokuyu almamanız mümkün olmayan derinliklere dalmışsınızdır, kaçışınız kalmaz ve baygın bir koku sarar etrafınızı... Bir tane değildir çünkü ıhlamurun çiçeği, yüz tane, bin tanedir etrafınızda, ıhlamur çiçeği asla yalnız değildir... Biri de bir, bini de bir diyemezsiniz konu ıhlamur olduğunda, tümüyle gelir sarar sizi, burnunuzu, zihninizi, tüm benliğinizi kaplar, artık kaçmak mümkün değildir ıhlamur kokusundan, karşı koymak, uzaklaşmak mümkün değildir... Bir defa kapıldınız mı ıhlamurun kokusuna bütün gün sizinledir artık... Hele akşam sarmalamışsa sizi çiçekler, rüyalarınız bile ıhlamur kokuludur o gece...

Işte o an, o ıhlamur kokulu bakışları görünce, korktum senden ve benden götüreceklerinden...

13 Mayıs 2016 Cuma

Kıskanıyorum

Fotoğraf: Mahmut Özdemir
Kıskanırdım onu hep, hala da deli gibi kıskanıyorum... O daha güzel bir bebekti belki, ama ne fark eder, bir kazaya bakar hepsi... Yüz güzelliği nedir ki? Daha iyi huyluydu, uysal, ama zeki bakışları vardı... Boyu biraz daha kısa, elleri biraz daha tombul... Ben de o kadar sevimsiz sayılmazdım sonuçta... Güzel bir gülüşüm, parlayan gözlerim olduğunu söylerlerdi...

En yakın arkadaşım değildi sonuçta, ama aynı yatakta yatırırlardı bizi... Benim onu koruduğumu, avuttuğumu sanırlardı. Geceleri ağladığında sarılırdım ona bazen, ama bazen de o kadar kızardım ki, bir tekme sallardım bacağına battaniyenin altından... O zaman basardı yaygarayı iyice, biri gelip ışığı açtı mı, koca koca açardı gözlerini...

İşte o zaman da böyle kıskanırdım onu gittiği kucaktan... Ben ağlamadığım için o çıkardı kucağa... Büyüklerin yanına giderdi, ağladığı için...

Ben ağlamazdım, gözlerimi kocaman açamazdım da zaten... Olsa olsa yumruklarımı sıkardım... Belki de yumruklarımı sıkabildiğim için hep benim yanıma verirlerdi onu... Kocaman gözlerini bana çevirmesi etkilemezdi beni diğerleri gibi... Ağlasın isterdim bir yandan, ağlatayım onu, bir yandan da deli gibi kıskanırdım ağlayabilmesini...

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Aydınlık

Eve perdenin aralığından giren güneş aydınlık benim için, o da sabahın erken saatlerinde yalayıp geçer zaten… Kuzeye bakıyor pencereler, güneşten çok gölge olur ışık bizim evde… Sürekli dans eden gölgeler dolaşır evin içinde… Hele de tek başınaysa insan, delirmemek biraz zor. Mutlaka ses istersin evde, televizyonu her odaya koymak, hepsinde açık bırakmak istersin… Karanlığı beklersin resmen gölgelerden kurtulmak için…
Banyoda mesela, sırtın dönükken kapıya, bir karaltı geçiverir arkandan… Bilemezsin gerçek mi, yoksa ışık oyunu mu? Bir ÇAT kopar sessizliğin ortasında ısınan parkelerden… Biri mi bastı geçti diye aklın karışır…
“İyi saatte olsunlar” demişler ya adına eskiler, kimin iyi saati acaba? Onların herhalde, benim iyi saatim yok çünkü sürekli gölgelerin, seslerin koridorlarını turladığı bu evde…  
Delirmek işten değil.

5 Mayıs 2016 Perşembe

Yağmur

Yine başladı yağmur... Evde yalnızdı yine... Sobanın başına ilişti, saçlarını taramaya başladı... Yağmur altında yürüdüğünü, ıslandığını hayal etti... Islak saçlarını düşündü, elleri ile taradığını, saçından sızan damlaların sırtına damladığını hissetti, ürperdi sırtı... Sobanın üstündeki çaydanlıktan sürekli bir kaynama tıslaması geliyordu... Elleri dizinde öylece oturdu biraz da... Sobanın üzerine benzin atmak isterdi şu anda... Kızgın demirin sıcaklığı ile bir anda alev almasını seyretmek isterdi sobanın... İlk önce üstüne astığı çamaşırlar tutuşsun isterdi... Sonra kilimler... Yavaş yavaş değil bir anda yansın hepsi, perdelere sıçrasın sonra, koltuklara...

Sonra saçlarını taramaya devam etti, kaldığı yerden... Yağmurda ıslandığını hayal ederek...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...